deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2010 Pazartesi

bir kopusun fonundan görüntüler

0 benim de söyleyeceklerim var

ortak bir dil, insanlar ancak birbirlerinin hayatlarinda yeterince yer kaplayabiliyorlarsa ortaya cikar...
evet, ortak bir dil yasanmislik ister. bugün siz bu yasanmisligi 7/24 bilgisayar basinda oturup gevezelik ederek de olusturabilirsiniz; hergün ayni seylerde yenile(ne)rek de.
tercih tabii ki sizin. tercihlerinize burnumu sokmuyorum. ben, sevdigim adamin hayatinda hergün "yoluna cikarak" var olmayi istiyorum. imkanlar bunun önüne geciyor. is yeri yolumuzun kesistigi bir gün hayal ediyorum onunla...yahut da pencereden bakarak onu ugurladigim. hicbiri gercekligin yanindan bile gecmiyor.
o yüzden olacak ki, hayallerimize daldigimiz zamanlarda her seyi bir kenari koyarak ve unutarak seviyoruz birbirimizi. mesafeleri sicacik bir ses ile asiyoruz. isik hizi erisemiyor bize.
yalniz, birgün gercekle yüzlesmek gerekir. mesela telefon faturasi bir gercektir. ya da buzlu yolda kayip düsmek. dis fircalamamak basli basina gercektir ve ":)" yazarken gülmemek...
kapiya dayanan gercek, insani düsündürür. "nasil yapmali da birlikte olabilmeli" sorusunun cevabi bulunamadigi vakit, tüm hayallerin sesi kesilir. vivaldi susar mesela. dört mevsim'de kis bile yasanmaz. her yer ayaz olur. susulur.

sususlarin bile ayrildigi vakitler vardir bilir misiniz?
herkes kendi kösesinde susar. kendi icinde konusur ve digerini dinlemez. digeri anlatmaz da ondan. sorunun cözümü iki kisilikken düsünceler neden tek kisilik dimaglara hapsedilir...bilinmez.

iste böyle tek basina coklu sususlarin ardindan konusulmaya baslandiginda dudaklardan dökülenler ile akildan gecenler bazen birbirini tutmaz.
aklIn fonunda bir klip döner durur...

-nasilsin?
+iyiyim ya sen?
-iyiyim ya ne olsun...
+bugün nostalji yaptik annemle biraz. yüzük(...) babam(...)
-hmm, öyle mi? (gülümsemeler)
+neyse, pek umursamadin sen bunu
-yok canim, sirtim agriyor sadece. kalkip bir dolanayim. hava alayim

bir tarantino senaryosuna evriliyor her sey. olanla bitenden bagimsiz görüntüler tavanda. atlar kosuyor odada ve duvarlar yikiliyor.

gürülsütüz oluyor ama. karsi taraf sesini duyamiyor icteki enkazin. günlük bir konusmada bir kopusun haritasi ciziliyor. "biz" cumhuriyetindeki halklar kendi kaderlerini tayin hakki mücadelesini baslatiyorlar. "sen" ve "ben" olarak ayrilmanin planlari yapiliyor. "sen"in icindeki "ben" ve "ben"in icindeki "sen" deki birtakim mihraklar "ama birlikte kalsak belki de daha güzel bir dünya yaratabilirdik" diyorlar, en demokratik haklariyla...

bu seferlik onlarin sesini dinliyoruz. duvar ustasi cagirmiyoruz ama...yikilan duvarlari rüzgâr ve soguk gecirmesi icin öylece birakiyoruz. deliklerden iceriye giren hava isliklar caliyor basucumuzda. duvarin arkasinda issiz bir kasaba görünüyor. oraya mi varmak niyetimiz ki, yalnizliga karsi birlikte ördügümüz bu duvari yikmayi o kadar istiyoruz?

ve ben, simdi...sabahlari kokan agzindan seni tiksinmeden öpmek istiyorum...ortalikta biri bir yerde, öteki öbür yerde dolanan coraplarin yüzünden sana catmak, beni kapida bekletisine sinirlenmek, senin elimi tutusunla isinmak dilegim.

koparken ve benim icimdeki melodinin sesi kisilmisken...bu olmaz.
elini ver, saglam tuglalari bulalim. cok soguk giriyor iceriye, üsüyorum.

dipnot: 18 subat tarihli bu yazinin akabinde arada bir hafta gectikten sonra, kopulmustur...
kücük prens okumanin öksüz kalmisligina belki de yanisim.

bin vogelfrei und kann kein vogel sein...

0 benim de söyleyeceklerim var

okurken dinlenmesi gereken
karsten troyke /ich will so gern
-sözleri ve de anlami icin de;
kuslar kadar özgürüm; ama bir kus degilim...

***

yasemen, sesine pes kaldigim bir tonda ermenice tembihliyor turnasina...yâre selam söylesin diye.
gözümün önünden bir resim gecirmeye calisiyorum. burnumun sizlayip sizlamadigini kontrol ediyorum. etraftakiler duygulanirsam sorgulayabilir. sorgulanmayi istemiyorum...

"skan maskvama'yi biliyor musun yasemen? biliyorsan söyleme... zeynebim i söylesene...hm, demek onun da sende hikâyesi var. o zaman gel biz seninle ümit besen'den nikah masasi'ni söyleyelim. egleniriz hic degilse"

uykusuzluk, uykusuzluk...uykusuz-suzluk. iki haftadir okumadim dergiyi. hafta sonunda okurum diye düsünüyorum, sayfalarini cevirdigimi metrobüstekilere duyura duyura.

"aslinda almanlarin cogu benim gibi düsünüyor genc bayan"

sesine irkiliyorum tren komusumun. firtina hasebiyle yola düsmüs agaclarin yolumuza cektigi citleri, bu adamla asmak zorundaligi biraz rahatsiz ediyor beni. agzi kokmadigi icin kendimi sansli sayiyorum.

"bergama'nin neredeyse tamaminin berlin'de sergilenmesini dogru mu buluyorsunuz yani? anlayamiyorum...madem ki hadise gercekten tarihi korumak, neden yerinde korunmuyor tarih? idealist bir arkeolog kabul eder miydi sultan'in kendisine bahsettigi sütunlari ve eger düzgün bir devlet egitimi verilmis olsaydi, köylüler hâlâ satmak icin canhiras kapisirlar miydi uygarliklarin mirasini? madem gercekten tüm derdiniz, dünya miraslarini korumak...neden muhatap ülke ile cesitli müzakerelere girip, "müzecilik" egitiminin yüksek standartlara ulasmasi icin caba göstermiyorsunuz? binlerce yili, bir cirpida bir ülkeden baska bir ülkeye tasimak da nesi? en az ingilizler kadar suclusunuz...üzgünüm"

ilk defa 1975 yilinda, simdi amerika'da doktorluk yapan oglu 9 yasindayken sile'ye gitmis arabasiyla...istanbul'a 70 kilometre dedigi dakika "yok ya hu...en cok en cok 30 kilometredir. daha degil" diyorum.
entegrasyon, göcmelik, okuma aliskanliklari, tek cocukluk konulari arasinda gidip gelirken;

"karimla yelkencilige merakliyiz. bir kere marmaris'ten kiralayip cikmistik koylari...gökova cok güzeldir."

gökova...

-hic kimseyle gittin mi gökova'ya? bak dogru söyle bak!
+hayir hayatim...yani koya gitmedim. cok ciddiyim.
-kimseyle gitmemis ol. biz gidelim. ikimizin birlikte yapacagi tatile, daha önce baska bir kadinla gitmemis ol istiyorum.
+peki hayatim. yok yok, gitmedim kimseyle. öyle olsun.



bugünlerde tek tük kelimeler en cok icimi acitan...

kuslar kadar özgürüm; ama bir kus degilim iste...

17 Ocak 2010 Pazar

cehennemin altin anahtari...

0 benim de söyleyeceklerim var



"...
şeytan,-durmak bilmez- girdi kanlarına, oynunu etti, kandırdı havva’yı.
adem yedi elmayı.
tanrı kovdu cennetinden adem ile havva’yı.
ve işledi erkeğin bedenine bu asiliğin nişanını.

o günden sonradır, ademoğullarının boğazına bir elma düğümlendi.
'yutkundukça haram bu' dedi indi çıktı.
kursağa hiç giremedi.
adına 'adem elması' dediler.
kadın da, pişmanlığındandır belki, sevip okşadı adem’in elmasını."

***

Böyle oldu insan derler, insan insan olunca...Yanisi cennetten kovulunca, bir ihtimal cehennem düştü payına.
Şeytan, cehennemin altın anahtarını cins-i lâtifin narin parmaklarının arasına bıraktı. Kulağına fısıldadığı şu olmalıydı "Sev onu, aşık ol ona. Aşık oldukça günâha yanaşacaksın"
Kadın, güzel kadın...Kadın akıllı kadın...Aşıkken bir başka olan kadın. Aşıkken dünyadaki her şeyi bir kelâm ile terkedebilecek kadar deli olan kadın. Bir elinde su, bir elinde ateş ile gezen kadın.
Adem'in boğazına düğümlenen elmada kalmıştı gözü. Uykularına bulanmışken Adem, Adem derin soluklar alıp verirken hep ona baktı. Yutkundukça aşkı, yutkundukça günâhı gördü onda.
Aşığının kan tere battığı sevilerde gözünü önce gözüne dikti, sonra asırlara yenik düşmeyen, işlediği günâhın sanki aslında ödülmüşcesine ademinin boğazına kondurduğu ize baktı kısık gözleriyle ve sapladı dudaklarına dişlerini.

Onu cehennem limanlarına sade bu adam yanaştırabilirdi. Kadın demirledi. Kadın sevdi...

Gökten üç elma düşmüştü ta o zamanlar,
biri Adem'in boğazına takıldı kaldı,
diğeri Havva'nın ellerine cehennemin altın anahtarı ile bir düştü...Havva arkasına gizledi onu,
üçüncüsünü hikâyelerini anlatacaklara saklamışlardı. Hepimiz birer ısırık kopartırken baktık kendi ademlerimizin boğazına. Bir kere, bir kere daha günâha girmenin hesaplarını yaptık...

3 Ocak 2010 Pazar

nerden gelmis ki bunlar?

0 benim de söyleyeceklerim var
simdi iki sey var...

birincisi, cifit carsisi...digeri de "haydan gelen huya gider"

öncelikle cifit carsisi;

cifit, yahudi demekmis. cifit carsisi da yahudi pazari ve bu tamlama yahudi pazarlarinin ne kadar karisik, düzensiz oldugunu belirtmek icin kullanilirmis.
simdi de benim odam icin bicilmis kaftan.

haydan gelen huya gider;

hay, ermenicede ermeni mânâsina gelirmis...hu da rum. osmanli döneminde haytalar ermenilerin esnaflarindan kestikleri haraci, rum'un meyhanesinde tükettiklerinden türemis bu da.

-bu bilgileri sunan arkadasa, selamlarimizi yolluyoruz-

gögü kucaklayip getirdim sana...

0 benim de söyleyeceklerim var
bir adam, disarida biraktigi birsürü seyin acisini duyumsar gögsünün sol yaninda. arkadaslarini özler, birlikte icilen sicak cayi, martinin cigligini, bir annenin ilik nefesini, bir babanin hirkasi altindaki resmini. bir kadin düser aklina. hepsine yansir yüzünün resmi. arkadaslarinda onu görür, inandiginda onu, annesinde, babasinda, martinin cigliginda o.

görüs günü...

kadin, saclarina bahari takip gelir adamin yanina. arkadaslarini getirir eteklerinde, annenin ilik nefesini tasir üzerinde. babanin seyiren gözleri, onun gözleri. dudaginin ucu bir parca marti. parmaklari zeytin, peynir ve cay.

"oy bana en yakin, oy bana en uzak yar"

tellerin ardindan koklar adam kadini. bir nefeste bitirecekmis gibi acilir burun kanatlari. kollarini olabildigine iki yana acmistir kadin varmazdan evvel yamacina adamin. sigdirabildigi kadar kucagina, gögü getirmistir adama.

simdi özgürlük -bir degil, o- kadinin sacindan ayagina uzanan bir ilkim kesfedilmek icin istah duyulan, dehset bir sekilde istenen, yazik ki erisilemeyen

9 Aralık 2009 Çarşamba

nadas

0 benim de söyleyeceklerim var

"seni özledigimi anladim"
dedi kadin. pis ikili iliskilerden burnunu cikartip derin nefes alabildigi zamanlardaki ilk cümlesiydi bu kendi kendine kurdugu.

"yanlis yapiyorsun"
dedi kadin yine kendine. "ama baska nasil yapilir, onu da bilmiyorsun.
üzülyorum bazen senin icin. üzüleceksin. dizlerindeki yaralarin acilacak yeniden. tuzu yakacak gözyaslarinin pihtilasmis kan arasindaki kizil derini."

"rahat birakmiyorlar"
bir baska cümlesiydi kadinin. nadasa birakmak istiyordu kendini. yenilenmenin ilk kosulu da buydu.

"ama ona karsi sorumluluk duyuyorum. ya bir sey olursa"
diye endiselendi sonra. hep baskalarini düsünmek zorunda olmanin verdigi yük agirlastirdi omuzlarini.

"ona sarilmayi özledim"
diye itiraf etti bir de. sicacik bir sarilmaydi aklinin yaylasindan o anda gecen. kelimesiz konusmaydi belki de. karadelik de olabilirdi. zaman bükülürdü, gecmis silinirdi. bosluk cikardi. sadece sarilma vardi o boslukta.

"peki berikinin canini yakabilecek misin?"
sorusuydu kendisine. cevabini bilmiyordu. beriki belki de zaten ilgilenmiyordu olan bitenle derinlemesine. o da kendi capinda bir yorgundu. o da belki nadastaydi kendince.

"seni özledim derken...yalan mi söyledim? yalan mi söyledi?"
kafasini sorular kurcaladi simdi. hayat gereksiz yere zorlasiyordu.

nadas bu degildi. nadas sessizlikti. nadas topragin kendince suda dövülmesi, buzda asinmasi ve bahar geldiginde yesil otlara evini acmasiydi. kendiyle basbasa kalmasiydi isin özünde. ne yeserecek basak, ne sökülecek burcak olacakti gövdesinde. cani yanmayacakti, yeni can yanmalarina hazir hâle gelene degin.

bunu bile beceremiyordu iste. barikatlari kuran kendi üstelik de.
daha yapilacak cok is vardi oysa. "tut ucundan birakma" diyordu bir baskasi. ucuna tutunacak yalanci seylere ihtiyaci yoktu. gercekler vardi somut ve sevimsiz; ama gercektiler. onlarla bir seyler düzelebilirdi.

basip gitmek gerektigini düsündü bir an. sonra en dogrusunun kalmak oldugunu anladi. giderek sorun cözülmeyecekti hic. evet, yapilacak cok is vardi. kacilmazdi.
isler acilarini ve kaygilarini unuttururlardi belki. denemek gerekti.
deneyecek...
-ecek, -acak kipinde yasiyordu lâkin hayati.
buna da bir care bulmak gerek...

"simdiki zamana en kestirme yol neresi?"

8 Aralık 2009 Salı

bizim tekir

0 benim de söyleyeceklerim var

yolunu sasirmis yagmur damlasi
girdi pencereden iceri
ve patisine degdi tekir'in…

tekir
konusur gibi
cevirdi bakislarini sahibine

ne geliyorsa basina sudan geliyordu iste
akvaryumdaki balik degil miydi
suda yüzen
akilcelen
ve „pencereden kac“ diyordu bu yagmur damlasi

kediler suyu sevmezdi ya,
özgürlügün özgül agirligi
suyunkinden fazlaydi…

bizim tekir,
cevirdi yesil bakislarini cama
ve cikti özgürlük yoluna,
sacaklarin altindan gecip
islatmamaya calistigi
basi gibi dik
kuyruguyla…

topaç sadece bir çocukluk anısı mıdır?

0 benim de söyleyeceklerim var

topaçların plastikleri cikti sonra; ama en makbulü tahta olanidir gözümde.

benim bir tane vardi, hatrimda kaldiginca rengi pembeydi. garip bri pembe ve yer yer dökülmüstü. babam onu eskiciden almisti. sali pazari'nin yaninda sahaflar olurdu ve onlar eski seyler de satarlardi. pinokyo kitabinin 200 sayfalik ilk tercümelerinden birini getirdigi gündü. hangisine sevinecegimi bilememistim. altin cocuk kitaplari serisinin pinokyo kitabi...o zaman kitaplarda bir de dis kap varmis. eski kitap bunlar. kitabin asli kirmizi, mavi, gri; düz, kalin bir kapak. disindaysa resmi.

her neyse...topacimin ipi yoktu ve topac nasil döndürülür bilmiyordum. ucunda civiye benzer bir sey vardi. teneke islemisler ucuna. sebebi yere sadece bir yerden degmesi ve de daha uzun dönebilmesi. tabi ki dönebilmesini saglamak icin ilk önce yapmam gereken, onu firlatmayi ögrenebilmekti.

topac firlatmak deyip de gecmeyeceksin. benim cocuklugum, topaca deger verilmeyen bir dönemdeydi. onun yerine tasolar vardi ve evcilik setleri canak cömlekten olusan. el yapmasi olmayan bebekler bir de.
sapanla da gezmezdik...

saniyorum ki babam da, kendi cocuklugunu hatirlattigi icin getirmisti bu topaci bana. ucuna lastik bagladik. don lastigi. babam, don lastigiyle en iyi dönecegini söyledi, tecrübeliydi...
evin icinde sardik sardik döndürdük. benim sardigim ve de firlattigim topac hemen yere düserken onunki firil firil dönüyordu. gözleri attigi topacindaydi. o zamanlar daha otuzlu yaslarinin ilk demindeydi.

nasil topac firlatilir, iyice ögrenmistim artik. cok da seviyorum onla oynamayi. mahallede benden baska kimsenin topaci yoktu ve firlatmayi da bir tek ben biliyordum.
topacimi alip, onlara gösteriyordum. eni konu güzeldi benim eski topacim...

sonra onla oynamaktan sikildim. büyüdüm sanirim. evden ayrildim, oyuncaklarim baskasina verildi.
topacim kaldi ama...
kütüphanenin soldaki cekmecesinde kaldi...
babamla oynadigimiz oyunlarin bir hatirasi...
benim pembe, boyalari dökülmüs, ucunda artik tamamen sünmüs bir lastik bagli cocuklugum.

kıvırcık

0 benim de söyleyeceklerim var

tut-çek-bırak. gördün mü, bozuldu. bozulur tabii. ancak düz saçı çekip bıraktığında bozulmaz. kaybedecek bir şeyi yok çünkü.

"rahat" diyorlar sana...sevdiğin adama sevdiğini söyleyip ne idüğü belirsiz karşılıklar alıyor olmana rağmen umursamaz bir şekilde omuzlarını silkip "ne yapayım. ben bıkana/bıktırılana kadar böyle" dediğin için. kıvırcık saçlı insan yapabilir ancak bunu.
ciddiyim. düz saçlı gamsız insanlar göremezsin. onların evhamları saçlarına bulaşmıştır. bonus kafalarımızla, deniz dalgalarımızla, buklelerimizle bizler "acımadı ki" yapıp köşelerimizde salya sümük ağlayanlarız.

iyi mi? bilmem. kim karar verebilir ki bunun iyi olup olmadığına? kimse.
hayatını saçındaki kıvrımlar gibi yaşıyorsun. güzel ki...

7 Aralık 2009 Pazartesi

acı

0 benim de söyleyeceklerim var


küçükken parmaklarımın bitiminde tırnaklarıma doğru çıkan et parcalarını yerdim hep. deri soyulurdu. kızılca et görünürdü ordan. acayip bir haz alırdım bundan. acıydı o. acırdı canım. sızlardı parmaklarım. sonra sonra bıraktım.

biraz daha büyüdüğümde cengelli iğnenin ucuyla parmaklarıma minik delikler açmaya kalktım. acısı, etlerimi yediğimdeki acı ile eş değer değildi ve vücudum ısındıkca ellerim terliyordu. korku da geliyordu acının yanı sıra. onu da bıraktım.

merkep kadar kız oldum. şimdi acı duyumsamak istediğimde insanlara, cevaplarının canımı sıkacağı şeyleri soruyorum. parmaklarımın sızısını yüreğimde duyumsuyorum. nasır bağlıyorum sanıyorum, oysa ki yaralarımın kabuklarını soyuyorum.

yanisi...demek istediğim...benim gibi psikopatların yemekten çok, kendi tenlerinde ve tinlerinde hissetmeyi sevdiği şey bu acı.

araba vapuruyla yarisan marti

0 benim de söyleyeceklerim var

bir bayram aksami, istanbul'dan tingir mingir ciktiginiz yolunuza... bayram trafigi, e-5 de ivir zivir satan insanlar derken vardiniz eskihisar'a...

eskihisar cocuklugunuz aslinda...topcular'a vardiginizda babaniz beklerdi sizi, koca gözlükleri ve ay gibi gülümsemesiyle.
henüz memeleriniz cagla bile olmadigindan sıkıca bastirdiginda gögsüne gögsünüzü hicbir aci hissetmezdiniz...kalp atislariydi kulaklarinizda yankilanan...

yolculugun buraya kadarinin haddinden fazla uzun sürmesi münasebetiyle, idrar torbanizdaki sıkısmayı gidereyim dediniz; ama bayanlar tuvaletinin önündeki kuyruk, buz gibi esen yelle birlesince attiniz iceriye kendinizi...
iceride yeni moda olmus bardakta misir, ki siz cok seversiniz bunu...
bir bardak doldurduk mu, tamamdir...

"vapurdan bir sey alinmaz!" derdi anneniz. hem pahalidir vapur, hem de...ikinci "hem" nedir bilinmez..pahalidir iste...
cebinizde paranizin oldugunu bildiginiz halde, sanki yasak elma yiyormuscasina sarilirsiniz sicacik misiriniza bardakta...icine üc damla nar eksisi...oh...
yüzünüzü kapiya cevirirsiniz sonra...dogru disariya...

yara yara marmara denizi'ni, gecmektesinizdir öbür kiyiya. aksam olmustur, sehirlerin isiklari yanmistir. surasi hereke...bak burada yalova...
derken, hareketli bir seye carpar en iyi gören gözünüze...kanatlarini bir cirpan, bir rüzgâra birakan kendini...
beyaz, bembeyaz degil ama...bir marti! kanatlarinin uclari siyah...
boynunu cevirir de bakar size...sonra yine önüne...
inatla, vapur gittigince o da gider...kanatlarini bir cirpar, bir nazli nazli birakir rüzgâra kendini...
kanatlarini cirpar...
o kanatlarini cirpar, siz hüzünlenirsiniz...
gece, kapkaranlik...
gece, örtmez üstünü martinin beyazinin...
gecenin icinde sizin adiniz...
marti, inatla ucar karsi kiyiya, vapurla yarisircasina.
yüzsüz degildir. atmak istediginiz simitlerin, misirlarin pesinden kosacak degildir.

simdi o, rüzgâr ile arkadas olmus, koca bir demir yiginiyla yarismaktadir denizi yara yara gecen...

onun kanatlari, sizin anilariniz...

hurma nezdinde bir baba kiz hikâyesi

0 benim de söyleyeceklerim var

ben güzel cocuktum agalar beyler, cidden güzel cocuktum...agladigim sadece düsüslerimde kalirdi, mizikcilik yapmazdim oyun oynarken, belki de oyunlari iyi bildigimden kelli...kavgalara karismazdim, karisirsam dövülenin dayak yemesini engellemek icin diller dökerdim...arada isgüzarlik yapardim, aciktim mi milletin tostuna göz dikerdim; o olmazsa borc alirdim vermezdim...

ben güzel cocuktum velhasil, her yil mavi önlük degistirirdim, boyum uzardi sürekli. ferit'i seksekte yendigim gün klos önlük etegimi altimdaki taytimdan da güc alarak döndürü döndürüvermistim...o sinirlenmisti de, bana ders boyunca "kaplumbaga burunlu" demis durmustu hatta...

ben güzel cocuktum, babam eve gelmeyislerinin arasinda kolumdan tutar gezdirirdi beni...cok severdim onu, cocukken daha bir baska daha degisik severdim. bana kitaplar getirirdi hepsi eski kokan...o kitaplarin hepsini saklamami söyledi. sakladim ben kitaplari, sözünü tuttum...hepsini tutamadim ona verdigim sözlerin, hâlâ da tutamamisligim vardir...ama kizmiyor bana o, biliyorum...
benim güzel cocuklugumda bu babanin ve bu babayla özdeslesmis hurmanin yeri ayridir...
yillardan hangi yil, aylardan hangi ay bilemedim...ki yili bilsem, ayi da bulurduk orasi kolay...ramazan ayi'nin ilk günü. eminönü'ndeyiz baba kiz kol kola...babamin yanimda oldugunu bildigimde, sanki dünyanin neresinde olursam olayim hep birden fazlayim, ikimizin toplami ikiden fazlasini veriyor belli...
mavi musambayla örtülü seyyar satici tezgahlarina yanasiyoruz, ikimizin gözlerinin ici de isil isil...hurmayi seviyoruz biz, hem de ne kadar cok seviyoruz. zeytin gibi mesela...portakal gibi, o da olmadiysa...hurma gibi seviyoruz ki biz babamla onu!

birbirimizin gözlerinin icine bakip, o pariltilardan destek alip besyüz gram mi yoksa bir kilo mu onun tartismasini yapiyoruz, bir kilo da kara kiliyoruz...üzerinde fiyati yazan kese kagidini alip, denize nazir bir banka atiyoruz kendimizi...bir yandan gülüyoruz biz yandan hurmalarimizi yiyoruz, cekirdek citler gibi...
sonra yine el ele evimize geliyoruz baba kiz...

ve ben, o gün bugündür ne vakit hurma yesem, o kücücük güzel kiz olurum...babasinin elinden tutmus, eminönü'nde hurma yiyen...
bilirim ki, hâlâ ayni pirilti olur gözlerimizde, ellerimizi hurma tabaginda yanlislikla dolanirken, bakislarimiz birbirine degdiginde...

ask in "corba" hâli

0 benim de söyleyeceklerim var

[hımm...ask...tisisi, adeta evet]

durmak, düsünmek
kosmak, tutulmak
agri, sanci

-es-

uyumak, düslemek
uyanmak, özlemek

-es-

konusmak, konusmak
susmak, dinlemek-duymamak
(ip-le-mez gi-bi dav-ran-mak)
bozusmak
yemek
icmek
sevismek(kelimelerle)
.
.
.
ooo...oley!
öpmek, koklamak, karismak(sulara)
bakismak,
..........oksamak,
..................uykuya dalmak(birlikte)

-es-

bir dem!

3 Şubat 2009 Salı

ilk; ama son degil

0 benim de söyleyeceklerim var

basima ilk dert actiginda yasim 12 olmaliydi. bingöl'den mahallemize tasinan ailenin kücük kizi türkceyi cok az konusabiliyordu ve o yüzden susmayi tercih ediyordu. gülten.
ablasi figen, bir iki yil okula gitmis olmanin tecrübesi ve ona göre daha düzgün türkcesiyle mahallede aramizda bir yer bulmaya calisiyor, kardesiyle muhatap olmamaya özen gösteriyordu...

gülten, kacan toplarimizi getiriyor, ortada sicanda araya gecemeyen oluyor, ücgen oyununda mahallenin yadigâr iki diregiyle birlikte dikiliyordu.

cocuklar cok acimasizdir aslinda...acimasiz ailelerin cocuklariydik cogumuz. kendimi tenzih edebiliyorum. annem ipek yengeyle, figen ve gülten'in annesi, hayli iyi bir muhabbet kurmustu ve evde aldigim terbiye gülten'e yapilanlara sokakta sinirlenmeme sebep oluyordu.

birlikte oynadigimiz oyunlarda cüssem sebebiyle kendisine fazla haksizlik yapilmasina izin vermiyor vefakat okudugum okul sebebiyle mahalleye haftada bir kez geliyordum.

"pisik" deniyordu gülten'e; cünkü gördügü bir kedinin yanina gitmek icin "pisiik" diye bagirmisti. gülten'e hic pisik demedim. diyemedim. pisik dedindiginde gözünün doldugunu farketmek canimi sıktı; ama kimseyi de vazgeciremedim.

iste, haksizliga gelemedigim icin yedigim ilk yumruk bu "pisik" hikayesi ile baslar.

mahallenin kabadayilarindan ramazan iti -bizden büyüktür 4 yas- kafayi kazitmis. gülten, ben, o sokaktayiz. sokagin basindaki evin merdivenlerine tünemis ramazan. gülten ile ne yaptigimizi hatirlayamiyorum simdi. ince sesiyle kizcagiz bir seyler söylerken bana. "gel lan buraya pisik" dedi ramazan gülten'e. gülten bana bakti...

***
-niye gelecekmis ki senin yanina?
+cagiriyorum da ondan. gelmezse vururum bi tane
-yok yea?! nereye vuruyosun. kolay miydi öyle vurmak?
+sana ne be?
-asil sana ne? gitsene bizim sokaktan manyak sey!
+kız pisik! gelsene suraya! sigara aldircam. gel.
-oha!

***
birbirimize yakinlasiyoruz bu arada. ramazan'in kel kafasi güneste parliyor. o gülten'e pisik dedikce ben sinirleniyorum. "sussana be" diyerek yanina geliyorum. gülten benim pesimden geliyor. ramazan gülten'i yakaladigi gibi bir tane vuruyor ona. güneste beynim dönüyor. hayatimda hicbir insan evladina vurmamisim daha. ilkim oluyor ramazan'in kel kafasi. tüm hincimla geciriyorum. tokatlarim sap sap ediyor derisinde. ramazan afalliyor. ufak tefek bir cocuk degilim. bir an toparlanamiyor; ama toparlandigi dakika bana öyle bir yumruk koyuyor ki, cenem yerinden oynuyor. o gün bugündür "kıt" diye bir ses gelir cenemden.
cöktüm kaldim yerime...cenemin uyusuklugu gecene kadar ramazan da gitti sokaktan.

hâlâ gelemem haksizliga. bazen cüppemi giyip avukatliga soyundugum söylenir, kimi an popülist oldugum. tek bildigim var...böyle ögrettiler bana evimde. tek cocuk olmama ragmen "paylas" dediler. ilk bisikletimin tatile giderken verdigim arkadasimdan kirik dönmesine ragmen paylastim..."arkadaslarini ispiyonlama asla" dediler...lisede onur kuruluna secmeye calistiklarinda "ben ailemden ispiyonlamayi ögrenmedim" diyerek karsi ciktim..."birinin gücünün yetmedigini gördügünde yardimina kos. yüzünü cevirme ondan öteye" dediler...hayatimda hep bunu yapmaya calistim. kendi islerimi yarim birakip baskalarininkilere kostum.

kendimi seviyorsam, sirf bu yüzden seviyorum. iyi ki haksizliga gelemiyorum. bu yüzden sonralari da cok hirpalandim, hirpalanmadim degil. bazen güvenip de yaninda durdugum insanlar adi de ciktilar. oldu bunlar hep, hayat...heyhat!
yine de...her seye ragmen...haksizliga gelememek insan oldugumuzun kanitidir.

yani demem o ki, yüzünüzü cevirmeyin kimseden...orda oldugunuzu anladiklari anki gülümsemeleri yeter. su bencil dünyanin düzenine uymayin.

28 Ocak 2009 Çarşamba

sorry milady but your prince on a white horse is in another castle

0 benim de söyleyeceklerim var



ilk etegi üzerimize gecirdiklerinden ve üc ev yukarida oturan sümüklüyle evcilik oynarken illâ onun baba, bizimse anne olmaya diretmemizden sonraydi.
her caldigimiz kapiyi acanin prens olmasini umut ettik. uyuyan güzel'i rapunzel'i düsünüp durduk. külkedisi de olabilirdik sirf onun icin.

memelerimize cigit düsmesi, büyüyen kalcalarimiza menstrual döngüler eslik etmesi akabinde farkina varmadan salgiladigimiz hormonlarimiz sonunda birilerinin dikkatini haddinden fazla cezbetmisti.
kan, irin arasinda biraz batan sakal denemeyecek tüyler esliginde gerceklestirdik ilk öpüslerimizi. "kim bilir" di..."iste bu"ydu. "hep yanimda ol" du...
olma-di. olmamaliydi da aslinda. 15 yasindayken ve otomobil icad edileli hayli olmusken, prensimizin bir beyaz at üstünde sarayinin kapilarini bize acma ihtimali pek düsüktü.

biraz daha büyüdük. genc kadinlar olduk ciktik. o zamandan bu zamana gecen 7-8 yil icinde yine üc bes kapinin tokmagini zorladik. evvela yorgunlugun getirisi serapla basindaki dikenleri tac sandigimiz prenslerimiz cikti karsimiza...öptükce kurbaga oldular. masallar yanlis ögretilmisti bize.

onlar kurbaga oldukca, biz kirildik...kirildikca daha az güvendik...daha az güvendikce daha da az yaniliriz sandik...yine yanildik.

artik beyaz atli prenslere inanmadigimiz zamanlardi. öyle kandirdik kendimizi. yoldan gecen ilk seytandi kismetimiz. olsun hem. bugüne kadar prenslerin ayaklarina gittik de ne oldu?

seytan denemelerimiz de basarisiz oldu. ne öyle ne böyle ise yariyordu bir seyler. biyolojik saatler ilerliyor, dogustan sayisi belli yumurtalarimiz döllenmek icin zaman kolluyordu...

bir prens olmaliydi ama dölünü tutacagimiz. o olmaliydi iste, atiyla, peleriniyle, taciyla.

aradikca bitiyorduk, aradikca ufaliyorduk ve aramak can sıkıyordu artik.
kimileri ugrasli yollar sonunda bulduklari prenslerini kaybediveriyordu. bu da ihtimaldi, bu da can sıkıyordu.

son kez duyduk yaverinden su lafi "sorry milady your prince on a white horse is in another castle"

ormanimizin kuytularina cekildik ve bundan sonra aramamaya karar verdik.
bu is bir arama-bulma degildi. "karsilasma"ydi basli basina.

kendimizi bu düsüncenin rahat, yumusak kollarina teslim ettik ve sonrasinda hic üzülmedik...

gökten tek bir elma düstü...
onu karsilasacagimiz güne sakladik.

23 Ocak 2009 Cuma

bir kücücük kiz cocugu...

0 benim de söyleyeceklerim var


eh biz de bostanda bitmedik be bacim. bizim de bir dogmuslugumuz, büyümüslügümüz var. büyürken bir sürü halt karistirmisligimiz, hâlâ da itina ile karistirmaya devam etmisligimiz malûm kimilerine. malûm olmayanlara da anlatalim diye acmadik mi bu blogu?

bazi resimler var insanin cocukluguna dair, bakip da "hic degismemis" diyebildigimiz. bende bunlarin sayisi haylice. fiziksel olarak pek bir degisim göstermemisim. ammavelakin sanki gözlerimdeki bakis, gülümserken yüzümün aldigi muzip hâl de degismemis. iyi ki de degismemis...

heran bir seyler yapabilirmis gibi cakmak cakmak gözler ve elleri belinde bir durus.
tombik tombik eller, cirt cirtlari yapistirilmamis ayakkabilar, kabak bir kafa kimi zaman, annenin cicili bicili ördügü kiyafetler icinde gezinip hanimcilik oynamak, süslü püslü kuzenin yaninda basma entari ile arz-i endam edip yanaklarindan kan fiskiracakmiscasina gülümsemek...

hele bir de dislerimin dördünün ayni anda ciktigi fotograflarda agzimi acarak gülüsüm var ki...püf!

dünyanin en sevimli cocuklarindan biri benmisim bence ueuehehuehue

30 Kasım 2008 Pazar

masal masal matitas

0 benim de söyleyeceklerim var

ben bu masali, herkesin kendini oldugundan baska gördügü bir devler ülkesinden caldim. cok yollar astim, cok ugrastim. kac cüceyle gürestim, kac yilanla bogustum. az kaldi bir sinegin bogazinda kaliyordum, derken hancerimle karnini yardim da ciktim.

günlerden bir gündü, yillardan bir yil. az gittiydim, uzun hatri kalmasindi. öyle de gittim. döndüm arkama baktim, hayli yol katetmisim. sirtimi sivazladim "afferim leyn" dedim; iyi de henüz ufukta bir sey yoktu. onu ne yapacaktim? yoruldum dinlendim, karanlik cöktü uyudum.

kalktigimda bir ülkeydi yamacimda biten. duvarlari ben diyeyim yüz ayak, sen de iki yüz ayak. taslarinin her biri na su haci kalfanin baldirlari kadar genis. neresinden girilir anlamadim. bir dokundum duvarina, elim gecti öte yanina. bismillah diyerek diger elimi de uzattim. ikisini icerde birlestirdim ki kafam kadar bosluk var mi bileyim. baktim ki bosluk fena degil. kafami da soktum iceriye. o da nesi?!

ayna ayna icinde, ayna benim icimde. neyi görsem bin görüyorum. bir tamamen girdim iceriye. aman dedim, yolu kaybetmeyelim. burdan cikis olmaz belki. madem ki burasi masal âlemi.

bir aynanin karsisina gectim, yamuk göründüm. hic sevmedim. elimi uzattim. ayna kirildi. vay anasini. bir aynanin karsisina gectim, kücük göründüm. hic sevmedim ayna yok oldu. birinin yanina geldim. uzun boylu dalyan gibi bir delikanli oldum ciktim. bu halim hosuma gitti...derken tüm aynalar yok oluverdiii...

boslukta kaldim derken, etraf yesillendi. kuslar ötüverdi, insan sesleri duydum. kendimi bir pazarin ortasinda buldum.
yanina yanastim ilk saticinin "ne satarsin sen?" dedim. "ruh satarim" dedi. "alicisi var midir" dedim..."bes paraya hepsi" dedi. „cok oluyor alicisi. en cok da su adam aliyor“ diyerek eliyle yasli; ama ilerleyen yasina ragmen hâlâ yakisikli birine uzatti.

biraz cekindim, yanina yanastim ve el ettim. "ruh alirmissin. peki niye?" dedim. güldü ilkin, "onlarla besleniyorum" dedi. hayda, bir psikopatim eksikti masalda. o da oldu sagolsun. "neden ruh yersin ki?" dedim. "diri kalmak icin" dedi. "ben yesem olur mu?" dedim, "o kadar bozuldun mu?" diye cevap verdi. "ruh nasil satilir?" dedim. güldü, kayboldu.

ne bicim bir yerdeyim ben, diye gezinirken. sonunda elma satan bir kadinin tezgâhina geldim. elmadan cok daha güzeldi kadin. bir tanesini uzatti bana. yer miyim diye. cebimde bes kurus para yok. "nasil ödeyecegim?" dedim. "bir parcani alacagim senden" dedi. heh, organ mafyasi da isin icine girdi derken ben tam..."korkma korkma. vücudundan degil, ruhundan" dedi.

ruh muh dedin mi ben korkarim arkadas. aclik da basima vurmus hanisinden. "neyi alacaksin tam olarak?" dedim. "maceraciligini" dedi. elmayi elime verdiii...

(sonra o ülkeden baska bir yere tek adim atamadim. canim hic istemedi baska yere gitmeyi. )

...


elmayi yedim karnim doydu. miskinlestim, piskinlestim. bir elma daha istesem mi diye düsünürken yesil erik gördüm. yine dünyalar güzeli bir kadindi saticisi. cebimde bes kurus para yok. bir günde bu kadar ruh satmak da kâfi dedim. bir is bulmali...

kadinin yanina yanastim.

-burda is, nerden sorulur?
+is mi ariyorsun?
-evet.
+su adamin yanina git. o ruhlari topluyor. belki sana uygun bir seyi vardir.

kadinin isaret ettigi adami buldum. yamacina yanastim:


-is ariyorum ben. sende varmis dediler.
+neden ariyorsun is?
-az önce maceraciligimi sattim. demek ki artik yerlesik olacagim. yerlesik adama da is lazim.
+ruhunu satsana tamamen? henüz cok seyin eksilmemis. iyi para edersin.
-yok ruhumu satiliga cikarmayacagim. sen de hele bakalim. is var mi?
+cetin cevizsin. insanlari ikna edebilir misin?
-edemezsem hancerimi kullanirim.
+yok. ölülerle isimiz yok. diriler lâzim bize.
-hitabetim iyidir. öyle derler. bir sözlükte yazarim. yazardim. baska masal âleminde kaldi o.
+hmm, güzel. tecrübelisin yani. gel hele su yana. su sen gibi o tezgâh senin bu tezgâh benim gezinenleri görüyor musun? isin, onlari ruhlarini bana satmaya ikna etmek olacak. ne kadar aza mâl edersen o kadar yücelirsin gözümde. o zaman, ruhunu daha da eksiltmeden yanimda kalirsin. kalacak yerin de hazir hem.

**
is isti benim icin. baska cikis da yok gibiydi bu bilmedigim yerde.

ondan sonra he gün, yeni düsenlerin, ruhlari az gedikli insanlarin sarrafi oldum. herkesten önce akbaba gibi üstlerine atladim. ruhlarini cok düsük fiyatlara satin aldim...


karnim doyuyordu, sirtim pekti. maceraciligim haric tek seyim eksilmemisti. öyle saniyordum, öyle biliyordum. her gün ne istiyorsam yiyor, ne istiyorsam iciyordum. istedigimi giyebiliyordum.
pazarda yasli adami görüyordum. ona özenmiyor da degildim hani. geliyor, bir cok ruh aliyor. parasinin kiymetini biliyordu. az para edenlerden cok para edenleri yaptigini söylüyoirlardi. ondaki gücler, ruhlari birlestirip istedigi gibi olmayi sagliyordu.

gizemliydi. her gizemli sey gibi de ilgi cekiciydi. korkuyordum bu adamdan biraz da. ne zaman karsilassam bir elim hancerime gidiyordu usuldan. cinoglu cin bir sey oldugu belliydi. aklimdan gecenleri anlar gibi hinzirca gülüyordu ve bir sey demeden kaybolup gidiyordu.

rutin islerimi yaparken bir gün, geldigim yönden yaklasan bir genc kadin gördüm. alimsiz, celimsiz bir seydi. "bundan ruh mu alinir" diye düsünürken ben, yanima yanasti ve gözlerini gördüm. aman allah. isil isil parliyordu gözleri. kestane rengiydi. taze kestane gibiydi üstelik de. ince bileklerini havaya kaldirarak sordu bana:

-burasi neresi?
+bir garip masal alemi
-ne isimiz var burda?

durdum...ne isimiz vardi burda? hatirlamiyordum. gitmeyeli, gidemeyeli cok olmustu.

+ben calisiyorum burda.
-ne is islersin?
+ruh alirim.

gözlerindeki korkuyu gördüm.

-zorla mi?
+yok. rizayla. zorla ruh alinmiyor.
-neden veriyorlar insanlar ruhlarini?
+doymak icin.
-sen sattin mi?
+bir parca.
-sen bir parca mi diyorsun buna?

sinirleniyordum...

+ne demek istiyorsun?
-insanlarin ruhlarini satin aliyor, onlarla pazarlik yapiyorsun ve ruhunu sadece bir parca sattigini söylüyorsun.

vay anasini. sadece maceraciliktan gecmistim ben. tüm ruhumu teslim etmemistim kimseye. yalan söylüyordu bu yabanci kadin.

+uzun etme, verir misin?
-hayir!

tam disimin karariydi. hayir diyenler hep iyi para ederdi. üstelemenin vaktiydi. kimler icin ne diller dökmüstüm, simdi bu kadinin sadece taze kestane rengi gözlerinden isil isil parlayan ruhu icin bile bir sürü sey yapabilirdim.

yanimdan uzaklasmaya basladi. pazardan cikti, meydani gecti. yesillere dogru gitti. pesinden gittim ben de. yesilliklere hic gitmemistim. ne isim olurdu ki? her sey pazarda ve de meydandaydi. ot bok hastasi olsaydim baska yere giderdim...unutmustum...maceraci ruhumu satali epey olmustu...

kadinin ruhu dipdiriydi, eti gibi tazeydi her sey. celimsiz durusunun altinda hizli adimlarla yürüyen biri vardi. o az degil hep uz gitti. ben de pesinden...

söylediklerimi dinlemedi bile. acligina yenilmedi. yol kenarinda buldugu bögürtlenleri yedi, otlarin diplerini söktü elleriyle. o ince bilekleri kirilacak sandim. alninda ter tomurcuklari biriktikce ben üsteledim. o ses etmedi. agzini acsa, ruhu ucacakti sanki. ben bile öyle sanmistim.

bana teslim olmadi...

ben de ona teslim olmadim...
gece oluyordu, evime ve yatagima döndüm. onu biraktim yukarda.

...


aklimda o vardi uykuya yatmadan evvel. Söyledikleri beynimde dönüp duruyordu. Cidden, ruhumun tamamini birilerine, bir seylere mi teslim etmistim yoksa? Is diye yaptigim bu sey, insanlarin zayifliklarindan yararlanip onlari daha beter belalara sürüklemekten baska neydi? Ruhunu satanlar ayakli birer ölü gibi geziniyorlardi ortada. Ne yaptiklarindan, ne tattiklarinda zevk aliyorlardi. Sadece hayatlarini idame ettirmekle yetiniyorlardi.

Alinan ruhlar, birilerini besliyordu. Birilerinin yanaklarindan kan damlar, icinden sevinc akarken; birileri bos gözlerle kelebekleri, kuslari ve bulutlari izliyordu.


Ben de bu ise aracilik yapiyordum. Beynimden vurulmustum resmen.


Ertesi gün kendimi yine o yerlere vurdum. Maceracilik yoktu artik serde; ama kendimi baska seylerle kandirdim. Kadini biraktigim yerin az ilerisinde bir kuytuda silüetini gördüm:


-napiyorsun burda?

+bir seyler yakalamaya calisiyorum.

-neden?

+burdan kurtulana kadar bir seyler yiyerek hayatta kalmam lâzim

-burdan cikman imkansiz. Cikan kimse yok ki.

+hepsi ruhunu satmis da ondan. Ben satmadim daha.

-ama sen de satacaksin.

+nerden biliyorsun?

-hepsi satti da ondan. Sen de onlardan cok farkli degilsin.

+defol basimdan

-sinirlenme hemen.


(bitirmiycem bunu...sacma zaten.)

19 Kasım 2008 Çarşamba

canim sıkılıyor madem neden cizgi roman yapmayayim?!

1 benim de söyleyeceklerim var
evet basliyoruz:
piyer, kisa süredir sevdicegi olan linda`yi beklemektedir...



sanzelize aslinda kurbagali bi nehirdir. piyer hatunun nerde kaldigini düsünmekle mesguldür...


mutaasip bir ailenin kizi olan linda sonunda gelir...


gelir gelmez ilk dikkat ettigi seyse piyer'in ona almis oldugu cicekler degil, sanzelize'nin paso renk ve isim degistirmesi degil...piyer'in elerinin mavi olmasidir. manyak kari! piyer hakli olarak sinirlenir...


kavga ederler...



piyer'in akortlari atmistir. sayar ve söver...

..ve sanselize'de baslayan ask hikayesi yine bu boklu derede sona erer...

The End...

16 Kasım 2008 Pazar

firtina

0 benim de söyleyeceklerim var

kaloriferin odayi sicacik yaptigi, insanin kedisi olmayisina hayiflandigi, ezginin günlügü'nden "bekle beni" sarkisinin caldigi bir pazar aksaminda dallarin catirtilari ve rüzgârin ugultusuyla kapiya dayandi yine. karanlikta sokak isiklari pek güzel de, dallar oldum olasi beni korkutuyor.

15 Kasım 2008 Cumartesi

dondurmali kazandibinin sevgiye izdüsümü

0 benim de söyleyeceklerim var

bir gün iste, günlerden o gün. hani elimi tuttugun ve öptügüm seni. kokorecten tika basa yedigin, benim sana güldügüm o gün yine. hava bu sefer sicak. montumun fermuarini cekmek zorunda degilsin ve ben michelin adamina benzemiyorum onsuz.
o gün iste, evvela bir bardak elma cayi galata'da. sonra iki bira cila niyetine. ben diyorum ki "bira hamalliktir" sen dalga geciyorsun "seni bunca yildir tasimak yüregimde...o da hamallik; ama yapiyorum iste".

mozik diyorum sana. mozik ne, bir sen anlarsin benim etrafimda. "sana yeni lâkâp bulmama gerek yok. aksam corbam diyorum, yetiyor. seni sevdigim de orda gizli, benim oldugunda." duygulaniyorum da, bozuntuya vermiyorum..."hadi yine yirttin lamba cini diyorum..."üc dilek hakkin var" diye veriyorsun cevabimi.

dilek haklarimi sakli tutuyorum ben...

mektuplardan bahsediyoruz. ben sana dair her seyi bir önceki savasimizda yok etmis olmanin üzüntüsünü yasiyorum. kendimi kötü kralar gibi hissediyorum. hani, bir medeniyeti yok ettikten sonra üstüne kendilerininkini kuranlar var ya, onlar gibi.

seni en cok neden seviyorum biliyor musun? "sen sunu seviyorsun" diyorsun ya...ondan.

hani kahvalti yaparken biz "sana sevdigin gibi sosis kizarttim" demistin ya. dünyalar benim olmustu. en cok hangi cerezi severdim, hatirlar misin? "hayatim, evde marul var miydi?"
ehehe...konu ben olunca yemekten gidiyoruz sürekli; ama sen de seversin yemegi.

devam edeyim mi?

hani kuzenlerde ictigimiz gündü, hatirladin mi...midem agriyor diye icmemistim... sen basta biraz zorlamistin "icince cok güzel oluyorsun" diye. kizmistim. kuzen de yanimda olunca susmustun...
benim yerime de icince, hepten cakirkeyif olup kuzene "bu ruju sürmesine bayiliyorum" demistin...o güne kadar o ruju belki de her gün sürdüm de, bir kere olsun ayik kafaya "ne güzelmis bu" dememistin...
ben, biraz da utanarak elinden rujumu cekince sen karambolde elimi yakalayip gözlerimin icine baktin...elimi öptün ilkin, sıkıca tuttun, birakmadin...siir okudun durdun. gözümü kacirayim dedim, olmadi. utandim acikcasi. her neyse...
sarhos oldugum kereler hep tuvalete götürdügünü hatirlarim yine utanarak. elimi yüzümü yikadigini "ciksana" dedigim hâlde cikmadigini...iste bu yüzden bir de.

bitmedi ama...
bir keresinde eline okudugun kitabi alip, yanima gelmistin de "bunu bana okusana" demistin...okumus, okumustum da "sesini ne seviyorum" deyivermistin...
bunu da koy kenara...

***

ne cok sey yapmisiz seninle biz...iste o gün, iste bugün...araya bir sürü aci ve yanlis karar sıkıstırmısız...araya bir sürü kacis, bir sürü kovalamaca...
araya bir sürü sorun, bir sürü cözüm, bir sürü dügüm, bir sürü...sürü...

acilari unuttum ben...zaman gerekiyormus ama. affetmek zor ismis.
sus...hic konusmayalim bunlari bence, ne lüzumu var ki?

simdi bahar gelecek bak, sabahi serin olur. aksami gec...

simdi sen ve ben...bizken ve biz degilken henüz. iste o citkirildim buz iken...
gel...
yesil kazagin, mavi gömlegin ve siyah kadife pantolonunla eminönü'nden aldigimiz...

-kazandibi de yer miyiz?
+hem de dondurmali yeriz, sen iste yeter ki...

***
sana anlatmadigim sirlarim var. senden korkumdan sakliyorum hepsini kendime...
ama elimi tut,
olmaz mi?
saril bana bu koca boslukta. kalbinin üstünde elim...duyayim ki benimle atiyor iste "pıt pıt pıt"
yaralarina dokunayim...kanatmadan.
yaralarima dokun...acitmadan.

***
dondurmali kazandibini yerken...kasiga yansiyor yüzün...gülüsüne gülüyorum, sevisine seviniyorum...en az hayatta olusuna sevindigim kadar.

+seni seviyorum, valla bak.
-eheh evlenelim, cocuklarimiz olsun. torunlarimiz olsun hatta. (bak ölmüyoruz)
...
+yildizli atlasta basimi tasa koyuyorum ben burda. senmissin gibi say. buralarda hep sen...
...
-bugün ayin kaci? gelisime kac gün kaldi? beni gelip bulacak misin?
...
-ben senden önce ölmek isterim
+simdilik ölmeyecegim de...sonra sira benim
...

-ellerim terliyken de sever misin beni?
+ellerin terliyken de severim seni
...
-"bir benim ol,hep benim ol,bir de öyle kal"
+"al götür bu ömür böyle tükensin
sana bin can feda seven ne yapmaz"
...

+iyi ki varsin...
-iyi ki variz...
 

biracayibkadın Design by Insight © 2009