28 Şubat 2010 Pazar

tek seferlik tecavüzcünün not defteri

6 benim de söyleyeceklerim var

Ismalarma bir tecavüz hikâyesi...Yazdigimi begenmedim, kendimi korkuttu biraz ve okurken de sapkin bir keyif falan almiyorum. Esasinda iyi ki de böyle, yoksa kendimden korkmaya baslayacaktim :/
***


İsten cikmistim. Arabam servisteydi ve hava kis mevsimine ragmen güzeldi. Aksam kizilliginda, gölgeler büyürken yürüyordum. Kafamda günlük telaselerden baskasi yoktu aslinda. Eve gidecektim, iki bira acacak ve de maci izleyecektim. Belki komsu elinden tuttugu oglu ve de cözülememis „isci problemleri“ ile kapima dayanirdi. Ben de cilli veledi mutlu ederdim.
Olmadi bunlarin hicbiri. Cünkü onu gördüm. Hayir, hic de düsündügünüz gibi degilim. Gayet iyi bir isim, sevdigimi düsündügüm bir kadin var. Kirami ödeyebiliyor, gezebiliyor ve yiyip icebiliyorum. Yani sokakta beni gördügünüzde belki saygi bile duyarsiniz; cünkü hirpani degilim her seyden önce. Takim elbisem ve bond cantamla yaninizdan gecerken sizi farketmezdim bile sanirim…
Ne demistim? Onu gördüm. Kizil saclari kürek kemiklerinden asagiya uzanan bir kadin. Kizil sacin kendine has bir kokusu olduguna inaniyorum, insani saran. Yüksek ihtimal güzel olmayan bir kadindir diye gecti icimden. Ne olursa olsun, güzel kokuyordu saclari, aksam vakti. Duyuyordum bunu. Ayak seslerini dinlemeye calistim. Bir kadin hakkinda ayak sesleri cok sey söyler size. Cogunluk dikkat etmez buna; ama ben ederim. Ayrintilari severim cünkü. Ayni yolda ilerlerken , ben onun pesi sira ayak seslerinden karakter tahlili yapmak üzere gidiyordum. Ürkek bir kadin degildi, hareketlerinde belli belirsiz bir zariflik vardi; ama kesinlikle ürkek degildi. Kizil sacli kadinlarda ürkeklik nadirdir zaten. Yuvarlak kalcalari vardi, ki bunu ayak seslerinden ziyade, kafami biraz asagi indirdigimde pantolonunun disindan farkedebiliyordum. Kollarini iki yana sallamadan, sakince cantasina tutunmus gidiyordu iste. Etine dolgundu ve eti kesinlikle beyazdi. Cilleri oldugunu düsündüm, ayni komsunun oglu gibi. Yesil gözleri olmasini umud ettim. Bir kadin ne kadar cirkin olabilirdi ki kizil sacli, yesil gözlü ve cilli olunca? Igrenc disleri ve kivrik bir burnunun olabilecegi geldi aklima. Kalcalarina ve etinin beyazina, ayaklarindan cikan seslere yakistiramadim bunu.
Kendi kendime düsünmekten sikilmistim. Adimlarimi biraz daha hizlandirip yanina dogru seyirttim. Yanina bir adim kala farketti beni, irkildi; ama dedim ya dünyanin en güvenilir adamlarindan biri profile ciziyordum. Kadinin benden korkmasini gerektirecek tek sey yoktu. Takim elbiseli ve bond cantali biriydim…”kusura bakmayin, rahatsiz ediyorum” ile baslayan simdi hatirlamadigim bir soru sordum. Kadin nezaketle bana gülümsedi. Karanlikta gözlerini secmeye calistim. Istedigim gibi, yesildi. Kahverengi olsaydi, bu havada iki kara dügme gibi dururlardi. Ama hayir, acik renkliydiler. Disleri de yamuk degildi ve büyük olmasina ragmen cirkin olmayan bir burnu vardi. Sorumun cevabini aldim…adimlarimi hizlandirdim ve onun önünden evime giden son köseyi döndüm.
Her seye o anda karar verdim diyebilirim. Saclarinin kokusu doldurmustu icimi ve havadan diyebilecegim garip bir istah büyütmüstüm yürürken. O köseyi döneceginden emindim. Dönecekti iste. Adim adim, apartmanima yaklasiyordu. O esnada etraf ciddi ciddi kararmisti, kadinin ayaklarindaki ivediligi hissettikce kanimin damarlarimda durmayacagini düsünüyordum. Vücudumun bana verdigi güvenle kadini durdugum kuytuya cektim, agzini kapattim ve gözündeki dehseti gördüm. “sen mi” bakisiyla karisik leziz bir korkuyla duraksadi. Cirpinmaya baslamadan önceki üc saniyeydi önemli olan. Abuk subuk kitaplardan, insani öldürmeyip süründüren darbelerin neler olacagini ögrenmisligim vardi. Simdi iki secenekti önümde duran, ya bunlardan birini uygulayacak ve gercekten ise yarayip yaramadigina bakacaktim…ya da kadini, cantamdan cikaracagim ve o güne kadar meyve soymaktan baska hicbir ise yaramamis bicagimla tehdit edecektim. Ilki cok cetrefilli geldiginden bicagi cikardim, yumusak sirtina dayadim ve kulagina fisildadim “simdi sakince yukari cikiyoruz. Yumusak ve beyaz teninde simdiden kalici izler birakmak istemem”
Simdi bunlari yazarken bile, parmaklarimin ucunda onun, o anki titremesini duyuyorum. Sevdigim kadina sorsaniz, cok efendi bir adam oldugumu söyler size. Onu kirmaktan, incitmekten haylice korkan bir akliselim. Bir kadinin ellerimin arasinda korkudan titredigini ve bunun beni oracikta zevk suyumla bas basa biraktigini söylesem, hayal gücüme verir bunlari. Oysa ben, o ani her seferinde yeniden yasiyorum.
Cati Katina cikariyorum kadini. Titremelerinin daha da hizlandigini farkediyorum. Eve soktugumda bir an sasiriyor. Gayet düzenli bir ev. Sabah kahvaltisinin bulasigi duruyor masada ve bir sürü yemek ismarlama servis numarasi, buzdolabinin üzerinde. Kadinin agzindan elimi cekemeyecegimi biliyorum, ürkek bir sey olmadigini farketmistim. Bagirabilir ve bundan korkuyorum. Korkum, eglencemin bitmesinden. Yoksa o anda hicbir seyden cekinmedigimi hatirliyorum.
Badanadan kalma eteri bulmak icin banyoya sokuyorum ikimizi. Burnuna dayadigim havluyu koklamamak icin cirpinirken ayaklarina bakiyorum. Sakinlesen bedeniyle birlikte elimdeki bicagi bir yana koyuyorum. Eterle insan bayiltilabilecegini biliyorum; ama ne kadar süre baygin kalacagina dair tek fikrim yok. Onu icin elimi cabuk tutmak gerektigine karar veriyorum. Kadini yatak odasina götürüyorum. Sonra onun orda olmasini istemedigimi ve salonun o ana kadar aklima gelmeyen avantajini farkediyor ,kadini salonun ortasina attigim misafir döseginin üzerine yerlestiriyorum. Yüzüne bakiyorum, az once dehsetten kasilmis kaslarindan tek eser yok. Bu haliyle uyuyormus gibi duruyor. Uyumasini istemiyorum. Uyanik olup, yine o dehset anlarini hatirlamali ve bana, onun dehsetinden gelen zevki tattirmali diye düsünüyorum. Sirt üstü yatiriyor ve ellerini bagliyorum. Ayaklarina bir cözüm bulmak sorunu doguyor. Simdilik ayaklari bagli kalmali…tepinemeyecek kadar berbat hale geldiginde acarim baglarini…
Gözlerini görmek istiyorum, görebilmem icin uyanmasi gerekiyor. Tokatlamaya basliyorum onu, tokatlamanin ise yaramadigini düsündügüm noktada, biraz su getiriyorum. Yukarindan tepesine boca ediyorum suyu. Dösek islaniyor. Umursamiyorum. Bir iki tokat daha sonrasinda gözlerini araliyor. Karsisinda benim yüzümü görünce bagirmak istiyor; ama agzina tikadigim caput ve bagladigim elleriyle sadece boguk bir iki ciglik atiyor. Onu susturmuyorum. Zamaninda dj lik yapan arkadasimdan devsirerek kiraladigim evin bir zamanlar stüdyo olan salonunda istese de sesinin cikamayacagini biliyorum; ama bagirmasi hosuma gidiyor. Yerinden firlayacakmis gibi bakan gözlerinden boncuk gibi yaslar dökülüyor. Gülüyorum. Bir tokat daha vuruyorum kadina. Güzel saclarindan tutuyorum. „Sucum ne diye düsünüyorsun büyük ihtimalle“ diyorum, „Kizil saclarin var…Sadece bu“
Saclarini kokluyorum. Insanlar korkunca kokulari degisiyor diyorlar. Bu dogru; ama saclarinin kokusu oldugu gibi duruyor. Yalvarircasina inliyor, derinden…ne yapacagimi kestiremeden. Aslinda ben de ona ne yapacagimi bilmiyorum. Icimden bir yerlerden gelecek komutlari bekliyorum.
Kadinin boynuna takiliyor gözlerim, sah damarinin atisina sahit oluyorum. Beyaz teninin altinda yesil bir damar. Yasini tahmin etmeye calisiyorum, otuzlarin basinda olmali. Belki de annedir, gögüslerine ilisiyor gözüm. Kalkip inen gögüs kafesine…gögüslerini görmek istedigime karar veriyorum. Bir makas getiriyorum icerden, üstünü kesmek üzere yanasiyorum . tedirgin oluyor, yine bagirmak istiyor. Ama zorluk cikaramiyor. Elleri ve ayaklari engel oluyor ona, öksürmeye basliyor bagirirken. Sutyenini de kestikten sonra hafif sarkmis gögüslerine bakiyorum. Acik pembe gögüs uclarinin korkudan irkildigini görüyorum. Ellerimle onlara dokunuyorum, gözlerini yumuyor. Gözlerini acmasi icin etini buruyorum. Bana bakiyor. Acir gibi bakiyor ve belki de bu bakisin icimde bir seylere dokunmasini bekliyor, oysa normal bir insanin, normal bir günde anormal bir seyler yapmaya baslamasi sonunu getirecegine delalet degil midir?
Tokatlanmaktan sisen yanaklarina bakiyorum, onlara dokunuyorum…dokunuslarimdan tiksindigini anlayabiliyorum. Cok hosuma gidiyor bu. Onu memnun etmek istemiyorum ki, icimdeki vahsiye hizmet ediyorum. Önce karsisina gecip soyunuyorum. Irzina gececegimden bir an bile süphesi olmadan izliyor beni. Düsündügünü yapmiyorum. Bir tutam sacini kökünden kesiyorum makasla ve parmak uclarinin her birinden biraz kan aliyorum…Bir elime buladigim kaniyla karsisinda mastürbasyon yapiyorum. Diger elimdeki sacini kokluyor ve onun hem can acisi hem de dehsetle baktigini görerek zevkleniyorum. Dölümü sacini kesmis oldugum yere bosaltiyorum…
“Bununla kalmayacagimi biliyorsun degil mi” diyorum…O anda ölmemek icin her seyi yapabilecegini anliyorum…Altina isiyor…Onu iyi ki yataga yatirmadim diyorum. Biraz daha pantolonla oturmasi gerekecek. Onu soymuyorum. Sadece üstünde yirtilmis kiyafetleri var ve henüz daha bana karsi koyamayacak kadar yorgun degil, biliyorum…
Aciktigimi farkediyor ve karnimi doyuruyorum. Kadinin da susamis olabilecegini düsünüyorum. Agzindaki bagi cözüyorum. Saatlerdir sessizlikte kalan kadin, bogazindan bir seyler cikarmaya calisir gibi hareketleniyor…”Su ic” diyorum…Reddetmiyor. Yutkunmakta zorlandigini anliyorum. Bagirmaya yelteniyor. Ben gülünce susuyor. “Sence sesini duyabilecek olsalardi, agzini cözer miydim” diyorum. “Altima yaptim” diyor. “Biliyorum, birazdan cikaricam” kayitsizligiyla cevap veriyorum ona.
Saat geceyarisi bire geliyor. Evin icinde ciplak dolaniyorum. Karsimda saclarindan bir tutam aldigim ve parmaklarini kanattigim yari ciplak bir kadin var. Onu öpmeye basliyorum. Öpücüklerime karsilik vermiyor. Karsi da cikmiyor. Teslimiyet halini sevmiyorum. Gögüs uclarina dogru iniyorum. Dil darbelerim, kadinligina konusuyor. Yandaki makasla pantolonunu paramparca ediyorum. Ic camasirini kenarindan bir kesikle cikartip kadini banyoya, ilk geldigi yere götürüyorum. Suyun altinda kalan ve titreyen bedenine bakiyorum. Birazdan benim olacak beyaz tenine, kanamis parmak uclarina, kesik saclarini inceliyorum…
Onu biraz kuruluyor ve salondaki dösegi ters ceviriyorum. Kendimi yine gögüslerinin arasina birakiyorum…gözlerinden akan iki damla yas, beni gögüs uclarindan daha cok erekte ediyor. Parmaklarimi vajinasinin dudaklari arasinda gezdiriyorum, kasiliyor. Istese de istemese de bir kadin oldugunu farkediyor. Elime bulasan sivisiyla dudaklarini mühürlüyorum. Bacaklarinin arasindan vajinasina uzaniyorum. Dilimi her yerinde gezdiriyor ve ufak inildemelerini dinliyorum. Zevk almak istemezken alan bir kadinin ic cekisleriyle inliyor. Ona istemedigi bir seyi yasatiyorum. Bir yandan ikinci kez erekte olan penisimi yokluyorum. Kadinin ayaklarini cözüyor ve ters ceviriyorum. Pantolonundan gördügüm yuvarlak kalcalarinin ne kadar güzel oldugunu bir kere daha görüyor ve az once dilimi gezdirdigim vajinasina arkadan giriyorum. Inliyor. Git gide kücülüyor ruhu gidis gelislerimde. Yuvarlak kalcalarini avuclarimin arasinda parcalar gibi sikiyorum. Hafif mayistigini farkediyorum, inildemelerinin rutinlestigini. Etrafi kolacan eden gözlerim romantik aksamlar icin sevdigim kadinin birakmis oldugu mumlara takiliyor. Hemen dogruluyorum. Kadin susuyor. Arkasina dönemedigi icin ne yapacagimi bilmiyor ve nefesini tuttugunu hissediyorum. Sigara icmem. Mutfakta, ocagi yakmak icin duran cakmaga davraniyorum…Alevi gözlerimi kamastiriyor. Hemen kadinin yanina variyorum. “Hadi biraz oynayalim” dedikten sonra, alevleri sirtina yakinlastiriyorum. Can acisiyla bagiriyor ve ben kizaran etine bakarak icimdeki vahsinin yeni emirlerine itaat ediyorum…Devirdigim mumun her zerresini tenine en kisa mesafeden sirtina damlatiyorum. Her degen damlada aciyla inliyor. Artik sizlanmaya basladigini görüyorum…Acidan bayilmasini istemiyorum, her sey onun bilinci yerindeyken olmali. Mumu bir yana birakiyor ve sirtinda tirnaklarimi gezdiriyorum…kuruyan mum parcalarini kaziyor ve altindaki kizarik tenine elimi degdiriyorum. Bembeyaz vücudunda kirmizi lekelerle hasta insanlara benziyor. Parmaklarimi yine vajinasinda gezdiriyorum. Ordan bir parca sivi aliyor ve kic deligine parmagimi sokuyorum. Tüm ayva tüylerinin saha kalkisini izliyorum…parmagimi geri cekip sirtindaki kizarikliklarda gezdiriyorum…Onun cektigi aci ve korkuyla bir kere daha sertlesen erkekligimi o kücücük delige dayayip nefes alisini dinliyorum. Basina gelecegi az cok biliyor ve ne zaman olacagini kestiremeden bagli ellerini dösegin kenarina tutturmus, cözülmüs ayaklarini kasarak bekliyor. Hicbir sey düsünmeden, bir kerede tüm erkekligimi kicindan iceri sokuyorum. Mum yaniklarinin basaramayacagi bir ciglik yükseliyor bedeninden. Bu ciglikla icimdekinin emirleri serilesiyor. Tirnaklarimi sirtina gecirdigim kadinin icinde deviniyorum. Gidis gelislerim zor; ama yine de ivedi oluyor. Cigliklari, izole edilmis odanin disina cikamiyor; ama beynimin en ücra köselerinde yankilaniyor. Acidan bayildigini ve bu yüzden sesinin kesildigini idrak ettigim zaman, coktan bosalmis ve sirtindaki tirnaklarimi battiklari yerden cikarmis oluyorum. Biraz once yerlerinde tirnaklarimin oldugu, hilal seklindeki morluklar carpiyor gözüme. Icinden cikarmadigim penisimin, kic deliginde ufak yaralar actigini görüyorum. Ikinci kez, bu kadinin kanina bulasiyorum. Yüzünü ceviriyorum. Bayginlik icinde nefes aldigini, kesilmis saclariyla cirkinlestigini farkediyorum. Ama gögüsleri hâlâ güzel ve pembe halkalar gibi gögüs ucu cevresi…O güzelliklerin onda kalmasini istemiyorum. Kenarda sönmüs mumu bir kere daha yakip aleviyle onu uyandiriyorum… yesil gözleriyle karsilastigimda atesi gögüs uclarina yanastiriyorum. Cigliklar atiyor yine ve bagli ellerinin kan oturan yerlerinin acisina ragmen ileri geri tepiniyor. Dermansiz bacaklarindan medet umuyor. Son kez, ince bir ciglikla kendinden geciyor. Gögüs uclarinin su topladigini görüyorum…bedeninde yarattigim tahribata bakiyor ve kendimle gurur duyuyorum.
Saclarini kestim, gözlerini aglamaktan sisirdim, yanaklarini tokatladim, o güzel kalcalarini yirtarcasina becerdim onu ve bicimli, beyaz sirtinda kolay iyilesmeyecek izler biraktim…son olarak gögüs uclarini aldim elinden…
Ellerimle bitirdigim ve artik güzel tek yani kalmayan bu kadini ne yapacagimi hesap ediyorum…

19 Şubat 2010 Cuma

coraline'imin kumasi, stopmotion prensi: mary and max

1 benim de söyleyeceklerim var


bazen, king benim kafama vura vura "bu filmi izleeee" diyor. ben de izlemiyorum. onun önerdigi filmleri midem kaldirmiyor arkadasim...yoksa ben normalde, dikkatle takip ettigim insanlarin "bunu kacirma" dedigi seyleri kesinlikle denerim. ceres de bunlardan biri oldu son zamanlarda. king gibi sadist filmlere sardirmadigi icin, gayet de makul seyler koyuyor önüme.

stopmotion animasyon filmlerine karsi ayri bir saygi duyuyorum. bu filmlerden, sessiz olan birini izledikten sonra, bir bucuk yil süren yapimina dair bir de belgesel izlemistim. 30 dakikalik olan filmin sadece %10 kadari bilgisayar ile yapilmisti ve müziklerinden dekoruna, oradan cekimine kadar bir sürü emek ve yüzlerce insan isin mutfaginda yer aliyordu. o dakika dedim ki "dostum sandmann'a(1) da bayilirdin zaten sen"

o gün bugündür, bir animasyon stüdyosu "stopmotion film yaptik biz" dese, benim tüylerim diken diken olur. kendimden gecerim.
iste bunu bilmeden, haberim olmadan sadece "animasyon" deyü izlemeye karar verdim mary and max'i.

-girizgahlarimin cok uzun oldugunu biliyorum; ama öyle iste-

film baslar baslamaz bir le fabuleux destin d'amélie poulain havasi sezinledim ben. hani yani yalnizlik olsun, kendini eglendirmek olsun ve ilginc ayrintilara dikkat etmek olsun...arka plandaki hikâye anlaticisinin da bunda payi büyük tabii ki.

"adam" i izlemis biri olarak, max'in hastaligina dair bir seyleri kafamda zaten canlandirmistim...ama onun "disability" olarak kabul etmedigi bu seyin, dünya üzerindeki tek "elle tutulur gözle görülür" arkadasi tarafindan bile coook sonra "ütülenebilecek bir sey" olarak görülmesini hesaplamamistim.

olaylardaki abartisiyla, duygusalligiyla, dünyanin eksikler ve fazlalarin birbirini dengelemesiyle döndügüne dair yapilmis harika bir film izledim ben.
hikâyesi haricinde spoiler yapilabilecek o kadar cok lâf, söz var ki...

bence siz benim gevezeligimi birakin da, izlemediyseniz bunu izleyin.
ahan da size link:
(1) sandmann dogu almanya'da cocuklar yataga gitmeden önce oynatilan bir stopmotion kahramanidir. sandmann bir külttür yanisi.

12 Şubat 2010 Cuma

bende gizli oldugunu sezenler olmus

0 benim de söyleyeceklerim var
ümmüsen'in tiz sesini telefona fon olan müzikte duyan sevgilim "askim o ne? yollasana bana ben bilgisayari acinca" demis idi.
ümmüsen ile derya köroglu'nun nun düeti iste. sözleri ayri güzel, müzigi ayri. birinin yumusacik, digerinin de tiz sesi birlesince. artik ne olmus...nasil olmus...güzel olmus!

dinleyelim,

sezenler olmus

"bir gittin ki sus oldu, pusa büründü hisar"

0 benim de söyleyeceklerim var
doruklan ceylan isimli bir kullanici var vimeo üzerinde. ben adamlarin hastasi oldum.
ütopyalar güzeldir parcasi favorim tabii ki.
beste güfte ferhan sensoy abimizdenmis...
sözler icin;
Düşten de mor bir aşkı, yaşadın da gittin yar
Bir gittin ki sus oldu, pusa büründü hisar
Bir vapur dumanıyla sanki gelecek gibi
Bir gün gelecek elbet, ütopyalar güzeldir
Onu bana verseler vermeseler ne yazar
Ben bir kadın sevdim ki evim artık gül kokar
Bir vapur dumanıyla sanki gelecek gibi
Bir gün gelecek elbet, ütopyalar güzeldir

ama o nasil bir cekimdir falan ya. hayatlarina girmek istedim adeta.

dinleyelim ve izleyelim;
ütopyalar güzeldir

ayni daldaydik...ayrildik...

0 benim de söyleyeceklerim var
bunu bana dinletene lanet okuyorum esasina bakarsaniz, emme...öyle iste.
cok güzel olmasinin yani sira, acayib de...
nazim'i henüz ünol büyükgönenc'ten dinlemeyenleriniz varsa buyursun dinlesinler. ben yapi ile yapicilar'i dinlemis idim tee eskiden...ama bu taze bitti sayilir;

ayni daldaydik-ünol büyükgönenc

"ıssız adam" a neden sinir oldum?

0 benim de söyleyeceklerim var
yok yok, yeni izlemedim. bugün sevgilimle sabah gerceklesen "uykusuz"luk degis tokusumuzda bir sekilde "ada ben ayrilmak istiyorum" cümlesine geldik ve ben issiz adam'a dair icimdeki tüm zehir zemberek lâflari akitayim istedim. ammavelakin "cok hamlamisim yea!" baglaminda seyirten er kisimin hosuna gitmemis olacak bu tema ki, kendisi "kendi kendime tartismam" konusunda israrci oldu. ben de "eger sana anlatamiyorsam, bloga yazarim icimi. peeeh" dedim. artik bi derdim sikintim oldugunda da kendisine takip etmesi icin blog adresimi vericem. bana ulasabilirsin beybi.


evvela, cagan irmak ile ilgili tüm bir düsüncem icin;
yani simdi cekenini sevemedigim bir adamin nadir de olsa bir eserini sevebilirdim; ama cagan isimli bu yönetmen ile kisisel bir husumetimiz yok, olmasi da söz konusu degil. cilekli pasta filminde görmüstüm en son yüzünü. o derece uzagiz birbirimize (zaman ve mekan olarak eheh)

yalniz bu yazimi sadece issiz adam'a ayirdim. ona olan tüm bir killigimi burda acikliycam.
hayir, antipopülerizm popülerligi falan da yapmiyorum. neden ki? ben bu filmi sabah üce dogru, bir bilgisayar koltugunun tepesinde 5 bölüme ayrilmis bir sekilde izledim. her bir bölümü de "hadi lan hadi lan" diyerek bekledim eheh. bizde yalan yok arkadas.
bu film kendini izlettiriyor. izlettiriyor da, nasil bi sey yani bu?

issiz adam, hayatimda izledigim en ayaklari/basi/götü havada filmdir. nokta. diger türlü, filmere karsi az cok bi bilgim oluyordu. hani yani beklenti belli. ona göre de sikko bir film cikmasi adama koymuyor. peki ya cagan bey? size ne demeli? "hic degilse bu gol olsun be...mustafa'nin hatrina be!" dedim de, dinletemedim...

"issiz" oldugu ileri sürülen alper'in, bir cesit seksomanyak olmasi...bunca tecrübesine ragmen erken bosalmada dünya rekoru kirabilecek seviyede berbatlasmasi, bunun hicbir sebebe dayanmamasi (babandan dayak yememissin, anan mis gibi dolma yabiyor, esek yüküyle para kazaniyorsun ibnenin evladi. deli mi sikti seni, derdin ne) adami kudurtuyor.

ya sevisirken kitap yazar gibi konusan kadin? ya o güzelim havuclu pasta? ya o kirkbeslikler? ya o bogazda kalan dolma?
en cok da buna üzülüyorum. ne kadar pis bir insanmissin sen be alper! ne kadar itmissin! annenin elcegizcikleriyle sardigi dolmayi düzdün lan kizin bogazina, hiyar! insan annesine olan saygisindan o dolmalarin bitmesini bekler.

neymis? ada, ayrilmak istiyormus. ellaam ya. ben o kizin yerinde olsam, her mantikli türk kizi gibi "nere ayriliyon dümbük" derim evvela. kolay mi lan öyle ayrilmak. ayrilmak istiyomus...daha iki gün önceye kadar sevismeyi bilmiyodun. ögrendin de adam mi oldun? rahat mi batti bi tarafina ya? of! bak sisiyorum yine. abi sevmiyorum bi filmi, geriyor beni replikleri. kasintiligi.

adam gelirken "ada seni seviyorum" dedi ya. öf, bi git. böyle bize alper'i "seviniz, oksayiniz onu. o bir üzüntülü, zavalli adam" etiketiyle pazarliyorlar resmen...
bana ne lan? neden zavalli oldugu bile belli degil. misir bulmus, püsküllüsünü ariyor iste. hic bosuna issizlanmasin. onun neresi issiz be?! diye bagirasim geliyor taksim sokaklarina cikip...ammavelakin filmin üzerinden iki yil gecti nerdeyse, yeniden bi atesini alevlendirmenin alemi yok...

bugün sevgilim, hevesimi ada'nin bogazinda kalan dolmalar misali kursagimda birakmasaydi hakkinda yazmayacaktim bile.
söyle filmlere prim vermeyin ya.


8 Şubat 2010 Pazartesi

viva zapata!

0 benim de söyleyeceklerim var



zapata'nin hikâyesine ne kadar yakin, ondan nerelerde farklilasiyor bu tartisilir; ammavelakin emile kazan'in yönetip john steinback'in hikâyesini yazmis oldugu bu film kesinlikle izlenmesi gereken klasiklerden.
zapata, kendi icin "silahlardan ve atlardan anlarim ben sadece" diyen, haksizliga gelemeyen bir köylü.
diaz'a söyledigi su cümle beynime kaziniyor;

"sabir mi? bizim ekmegimiz sabirdan degil, bugdaydan yapiliyor"

marlon brando'nun asiri derecede makyaj ile kirpiklerine varana kadar degistirildigi filmde, zapata'nin kisiligine dair bir iki seyi de görmüs oluyoruz.
elinin tersiyle parayi ve pulu itisi, savasinin "halk" adina oldugunu söyleyisi ve toprak reformunun hemen gerceklestirilmesi gerektigine dair olan kararliligi filmde vurgulanan noktalardan.

zapata'nin diaz'a karsi ciktigi sahnenin, filmin sonlarinda abisi general olduktan kelli milletin karisi ve topragina göz diktiginde fernandaz'e karsi gerceklesmesi ve zapata'nin "ben naaabiyorum laaagn" diyerek kendine gelmesi cidden hos bir sahnedir...

karisina el koyulan köylünün, zapata'nin abisini öldürdügü sahnede "savasta ölmedi ki, onu bir general olarak gömelim" dediginde neredeyse cosup "he he heeeyyt!" diyecektim.
zapata öldürüldügündeyse kurulan su cümle aslinda halk önderlerinin ölülerinin bazen dirilerinin önüne gectigini anlatiyor;

"bazen bir ölü, bir diriden daha beter bir düsmandir!"

-ve kimse, halki zapata'nin öldügüne inandiramaz...

5 Şubat 2010 Cuma

türkceye cevirisine hayran kaldigim: esaretin bedeli

0 benim de söyleyeceklerim var
bu filmi izlemeyen kaldi mi?

4 Şubat 2010 Perşembe

cocuklugumdan beyaz perdeye firlayan kahraman; sherlock holmes

0 benim de söyleyeceklerim var


evet, tabii ki farkindayim ilk defa piyasaya sürülmüyor sherlock holmes hikayeleri. biz, ilk defa bu uzun ince bey'in kafasinda melon sapkasi ile ortalarda dolandigina sahitlik etmiyoruz; ama neredeyse en yeni varyetesinin bile üzerinden 20 yil gecmis...sherlock holmes hikâyeleri tozlu raflarda yerini aldi derken, guy ritchie bize bunun hic de öyle olmadigini gösteriyor.

analitik düsünmesi, zekâsi, cilginliklari ve ingiliz espri anlayisindan uzaklasan mizahi yönüyle sherlock holmes, 2009 damgali filmiyle kendini yeni yetme maceracilara sevdiriyor. stephen king'in janjanli büyülü kitaplarindan ve onlardan esinlenen filmlerinden ortaya cikan kocaman bir gerilim dünyasinin icine dogmus bireyler olarak, su siralar vizyondaki yunan tanrilari ve insan arasinaki bitmeyen savaslar temali filmlerin yaninda; analitik düsünmenin, bilimin ve zekânin öne cikarildigi bir ana(sherlock holmes), iki yan(dr, watson, irene adler) karakterin arz-i endam ettigi film cölde su gibi desem, yalan olmaz.


mistizmin 2009 yili sonundan itibaren hayatimiza cöreklenmisligini göz ardi edemeyiz. 2012 filminden tutun da avatar'a ordan olympos'daki hirsizlar'a ve dr. parnassus'un hayal gücü'ne uzanan genis bir yelpazede önümüze sürekli "akil ile aciklanamayacak olaylar" ile bezeli filmler getiriliyor. ben, bunlari egale eden bir sherlock holmes'ü izlemeye bayildim!

birkere yönetmenini tebrik etmek gerekiyor, dr. watson karakterine jude law gibi bir adami yerlestirmek cok güzel olmus. belki bir on yas daha üzerine eklemis olsaydik, sherlock olarak da johnny depp'i görürdük...kim bilir? ama ona olan hevesimizi alice'in harikalar diyari macerasina sakladik-onu da dört degil öndört gözle bekledigimi söyleyeyim inceden-
robert downey jr. ise, rolüne cuk oturmus. bu filmde kimse fazladan, kimse eksikten yer almiyor. bu konuda tereddütünüz olmasin.

filmin örgüsünde, kara büyü-ritüel vesaire gibi hadiselerin nasil koca koca güruhlari etki altina almak icin kullanildigina deginilmis. bunlarin hepsinin iyi gören gözleri icin "mantikli" bir aciklamasi olacagina vurguda bulunulmus. sonuc olarak sherlock abimiz tüm dügümleri analitik düsünme yapisi, hayret edilecek keskinlikteki dikkati ve umursamazliginin icindeki koca umursarligi ile cözümlüyor. film boyunca bir insanin kiskanclik, sorumsuzluk, icki, asiri derecede tütün kullanimi (kitapta kokain ve morfin de kullanir kendisi) habis huylarina ragmen bi' noktada duygusala baglayan bir sherlock izliyoruz.
su dakikadan sonra söylenecek her sey spoiler'a girer.
bu filme gittiginizde güldügünüzü, aksiyonun alâsini yasadiginizi, romantizmden bir parca yakaniza taktiginizi ve "akliniza sastiginizi" görüyorsunuz. tabii ki holmes'un romanlardaki kötücül ikizi olan profesör moriarty de isin icinde. onsuz olur mu? yüzünün karanliklarda kaldigi bu dehset akla sahip, holmes'u etkilemeyi basaran kadini dahi avucunun icine almis olan bu adam ile maceranin ileriki dönemlerde de devam edecegini düsünüyorum. o kadar roman yazildi, hikâye anlatildi...devam ettirin be, n'olmus?!

sir arthur conan doyle'nin yarattigi bu karakterin edgar allan poe'nun bir romanindan esinlenerek ortaya ciktigini söylemekte faide var. ayrica robert downey de 2009 senesi sonunda "poe" isimli bir filmde oynamaya baslamisti. 2012'de karsimiza cikacakmis bu film de. hos tesadüf, ne diyeyim:)

az kaldi en önemli buldugum noktayi unutuyordum...
bu filmin müzikleri var abi...bu filmin müzikleri var. hans zimmer yapmis ve öyle güzel yapmis ki, sizi sahneden sahneye sürüklerken cosuyorsunuz. öyle böyle degil.

cekim tekniginden müzigine, ordan kostümüne, ordan örgüsüne...ben filmi cok begendim. sadece 2 oscar'a aday gösterilmesini de kiniyorum ayrica. ammvelakin bu oscar'lardan biri müzik icin hans zimmer'ya gidecekmis. gitmezse topsun akademi. zaten sevmiyorum seni!

dipnot, gözüme ilisen bir adet bilgiyi verecegim...spoiler da kullanmis olacagim lâkin...
blackwood'un milleti gazladigi mekanda oturdugu koltugun üzerindeki isleme yazi neden ibraniceydi? ayiptir lan...yoksa tüm kötülükler israil'den mi geliyor demeye calisiyorsunuz ksdjnfdjnf. hic sanmam...ama o neydi alla'sen?!

son olarak...nedir bu kargalarin sizden cektigi!
(aklimda bi' sey daha vardi; ama unutmusum:/)

BU FiLM SiNEMADA iZLENiR...
 

biracayibkadın Design by Insight © 2009