gece gece gezinirken, bu devismen müzikleri olan filmin, soundtrack albümünü buluverdim. o ki bu parcalar bana "hadi corba, kalk dansa gidelim" fikri asilamislardi...e o zaman indirmemezlik olmazdi...
indirme linki:
http://rs84.rapidshare.com/files/330698015/SoKiOST2009_Lethe.rar
sifre:
www.istek-muzik.com
***
istediginiz kadar müzik:
istek-müzik.com
11 Mart 2010 Perşembe
10 Mart 2010 Çarşamba
eski arkadas ezginin günlügü degismis b'abi...
Gönderen aksamdan kalma corba zaman: 19:50 0 benim de söyleyeceklerim var
5 mart tarihli bir albüm geldi raki soframizin dostu, güzelim asklarimizin sahidi, siirlerimizin bestecisi, türkülerimizin baska yorumcusu olan ezginin günlügü'nden...
en son, 25 yila bir güzellik olsun diye "ceyrek" albümünü cikarmislardi. albümde onlar degil de, baskalari söylemisti. bundan önce, 2006 cikisli "dargin miyiz" vardi ki, ezginin günlügü severler icin yaklasik bir fiyasko niteligindeydi bu albüm. baska seviyorduk ve taniyorduk biz ezginin günlügü'nü cünkü...
grubun solistini de aslinda seviyorum; ama bir feyza erenmemis olamamasi rahatsiz ediyor beni. keskem olabilseydi. ne edeyim...
gelelim albüme.
albümün giris sarkisi kadiköy fena olmayan bir parca. yani insanin bi an hosuna giden parcalardan.
arkasindan gelen kopan bag, bence nirvanasi bu albümün. "bosuna dertlenmeyelim, yasandi bitti" minvalinde bir parca.
albüme adini veren eski arkadas, hicbir halta yaramaz. klise söz öbeklerini arka arkaya dizip bundan sarki yapmislar gibi.
eski günlerimiz, vasatin altinda denilebilir...
gözüm senden baska, hos parcalardan. yani müzigi hosunuza gidiyor.
ask güzel'den hicbir sey anlamadim.
gün usulca'da "camda yalnizlik gördüm" diyor ve burasi icinizi yakiyor.
siyah gözler'i gecelim. olmamis.
ask iki kisiliktir, bir siir bestesi yine. begenmedigim bir beste olmus.
ver elini ve yetmez mi...yetememisler.
yagma yagmur, raki sofralik. sözler de fena degil. sona dogru toparlamis albümü, biz tam dinlemekten bikmisken.
konustuk bütün gece, adi ile cok sey vaadeden; ama icerigiyle o kadar da aman aman olmayan parcasi albümün. (dinledikce bunu sevecekmisim gibi geliyor ama)
dört kere dinledim albümü. fikrim bu simdilik.
6 Mart 2010 Cumartesi
ve sonunda kucagimizda...bin jip!
Gönderen aksamdan kalma corba zaman: 01:59 0 benim de söyleyeceklerim varresmen cakirkeyfim. önce onu bi bilelim. blogun icindeki cogu seyden sorumlu olmak istedigimi zannetmiyorum dksjnf.
esasinda cakirkeyf olmam icin de tek gecerli sebep yok ha...iki duble rakinin etkisindeyim ve de simdi burda anlatmaya niyetli olmadigim bir sürü güzelligin...
akabinde tesadüfen abimin evinde daha ambalajindan cikmamis halde buldugum kim ki duk eseri "bos ev" (bin jip) i de bulunda isler cigrindan cikti tabii. "oha, herhalde filmde treesome var. günün anlam ve önemine binaen izleyelim" dedigim seyin, sahane ötesi bir yapim olabilecegi aklima nerden gelebilirdi?
basrol oyuncularinin tek kelime konusmadigi ve yardimci oyuncularin da bülbül gibi sakimadigi bir film bu. bunun ötesinde bize aslinda cok da asina olmadigimiz bir hayatlar silsilesiyle geliyor.
rahatsiz etmesinin yaninda, dehset bir huzuru da pesinden getiriyor..
abimin deyimiyle "sinema tarihinin en güzel öpüsme sahnesi"ni barindiran bir film.
uzakdogu sinemasi hayranlarinin asla ve asla es gecmemesi gereken bir "bas yapit"...
duygusal zirtlak bir seyler oldugunu zannedenler!!!11 kim ki duk'u tanimiyor musunuz lan?!?!?!
filmi durdurup arada iki saat film ve de hayatimiz ekseninde sohbet muhabbet ettik. o derece güzel be!!11
-simdi arkami dönüyorum ve orda kimse yok :/-
1 Mart 2010 Pazartesi
bir kopusun fonundan görüntüler
Gönderen aksamdan kalma corba zaman: 12:10 0 benim de söyleyeceklerim var
ortak bir dil, insanlar ancak birbirlerinin hayatlarinda yeterince yer kaplayabiliyorlarsa ortaya cikar...
evet, ortak bir dil yasanmislik ister. bugün siz bu yasanmisligi 7/24 bilgisayar basinda oturup gevezelik ederek de olusturabilirsiniz; hergün ayni seylerde yenile(ne)rek de.
tercih tabii ki sizin. tercihlerinize burnumu sokmuyorum. ben, sevdigim adamin hayatinda hergün "yoluna cikarak" var olmayi istiyorum. imkanlar bunun önüne geciyor. is yeri yolumuzun kesistigi bir gün hayal ediyorum onunla...yahut da pencereden bakarak onu ugurladigim. hicbiri gercekligin yanindan bile gecmiyor.
o yüzden olacak ki, hayallerimize daldigimiz zamanlarda her seyi bir kenari koyarak ve unutarak seviyoruz birbirimizi. mesafeleri sicacik bir ses ile asiyoruz. isik hizi erisemiyor bize.
yalniz, birgün gercekle yüzlesmek gerekir. mesela telefon faturasi bir gercektir. ya da buzlu yolda kayip düsmek. dis fircalamamak basli basina gercektir ve ":)" yazarken gülmemek...
kapiya dayanan gercek, insani düsündürür. "nasil yapmali da birlikte olabilmeli" sorusunun cevabi bulunamadigi vakit, tüm hayallerin sesi kesilir. vivaldi susar mesela. dört mevsim'de kis bile yasanmaz. her yer ayaz olur. susulur.
sususlarin bile ayrildigi vakitler vardir bilir misiniz?
herkes kendi kösesinde susar. kendi icinde konusur ve digerini dinlemez. digeri anlatmaz da ondan. sorunun cözümü iki kisilikken düsünceler neden tek kisilik dimaglara hapsedilir...bilinmez.
iste böyle tek basina coklu sususlarin ardindan konusulmaya baslandiginda dudaklardan dökülenler ile akildan gecenler bazen birbirini tutmaz.
aklIn fonunda bir klip döner durur...
-nasilsin?
+iyiyim ya sen?
-iyiyim ya ne olsun...
+bugün nostalji yaptik annemle biraz. yüzük(...) babam(...)
-hmm, öyle mi? (gülümsemeler)
+neyse, pek umursamadin sen bunu
-yok canim, sirtim agriyor sadece. kalkip bir dolanayim. hava alayim
bir tarantino senaryosuna evriliyor her sey. olanla bitenden bagimsiz görüntüler tavanda. atlar kosuyor odada ve duvarlar yikiliyor.
gürülsütüz oluyor ama. karsi taraf sesini duyamiyor icteki enkazin. günlük bir konusmada bir kopusun haritasi ciziliyor. "biz" cumhuriyetindeki halklar kendi kaderlerini tayin hakki mücadelesini baslatiyorlar. "sen" ve "ben" olarak ayrilmanin planlari yapiliyor. "sen"in icindeki "ben" ve "ben"in icindeki "sen" deki birtakim mihraklar "ama birlikte kalsak belki de daha güzel bir dünya yaratabilirdik" diyorlar, en demokratik haklariyla...
bu seferlik onlarin sesini dinliyoruz. duvar ustasi cagirmiyoruz ama...yikilan duvarlari rüzgâr ve soguk gecirmesi icin öylece birakiyoruz. deliklerden iceriye giren hava isliklar caliyor basucumuzda. duvarin arkasinda issiz bir kasaba görünüyor. oraya mi varmak niyetimiz ki, yalnizliga karsi birlikte ördügümüz bu duvari yikmayi o kadar istiyoruz?
ve ben, simdi...sabahlari kokan agzindan seni tiksinmeden öpmek istiyorum...ortalikta biri bir yerde, öteki öbür yerde dolanan coraplarin yüzünden sana catmak, beni kapida bekletisine sinirlenmek, senin elimi tutusunla isinmak dilegim.
koparken ve benim icimdeki melodinin sesi kisilmisken...bu olmaz.
elini ver, saglam tuglalari bulalim. cok soguk giriyor iceriye, üsüyorum.
dipnot: 18 subat tarihli bu yazinin akabinde arada bir hafta gectikten sonra, kopulmustur...
kücük prens okumanin öksüz kalmisligina belki de yanisim.
bin vogelfrei und kann kein vogel sein...
Gönderen aksamdan kalma corba zaman: 11:52 0 benim de söyleyeceklerim var
okurken dinlenmesi gereken
karsten troyke /ich will so gern
-sözleri ve de anlami icin de;
kuslar kadar özgürüm; ama bir kus degilim...
***
yasemen, sesine pes kaldigim bir tonda ermenice tembihliyor turnasina...yâre selam söylesin diye.
gözümün önünden bir resim gecirmeye calisiyorum. burnumun sizlayip sizlamadigini kontrol ediyorum. etraftakiler duygulanirsam sorgulayabilir. sorgulanmayi istemiyorum...
"skan maskvama'yi biliyor musun yasemen? biliyorsan söyleme... zeynebim i söylesene...hm, demek onun da sende hikâyesi var. o zaman gel biz seninle ümit besen'den nikah masasi'ni söyleyelim. egleniriz hic degilse"
uykusuzluk, uykusuzluk...uykusuz-suzluk. iki haftadir okumadim dergiyi. hafta sonunda okurum diye düsünüyorum, sayfalarini cevirdigimi metrobüstekilere duyura duyura.
"aslinda almanlarin cogu benim gibi düsünüyor genc bayan"
sesine irkiliyorum tren komusumun. firtina hasebiyle yola düsmüs agaclarin yolumuza cektigi citleri, bu adamla asmak zorundaligi biraz rahatsiz ediyor beni. agzi kokmadigi icin kendimi sansli sayiyorum.
"bergama'nin neredeyse tamaminin berlin'de sergilenmesini dogru mu buluyorsunuz yani? anlayamiyorum...madem ki hadise gercekten tarihi korumak, neden yerinde korunmuyor tarih? idealist bir arkeolog kabul eder miydi sultan'in kendisine bahsettigi sütunlari ve eger düzgün bir devlet egitimi verilmis olsaydi, köylüler hâlâ satmak icin canhiras kapisirlar miydi uygarliklarin mirasini? madem gercekten tüm derdiniz, dünya miraslarini korumak...neden muhatap ülke ile cesitli müzakerelere girip, "müzecilik" egitiminin yüksek standartlara ulasmasi icin caba göstermiyorsunuz? binlerce yili, bir cirpida bir ülkeden baska bir ülkeye tasimak da nesi? en az ingilizler kadar suclusunuz...üzgünüm"
ilk defa 1975 yilinda, simdi amerika'da doktorluk yapan oglu 9 yasindayken sile'ye gitmis arabasiyla...istanbul'a 70 kilometre dedigi dakika "yok ya hu...en cok en cok 30 kilometredir. daha degil" diyorum.
entegrasyon, göcmelik, okuma aliskanliklari, tek cocukluk konulari arasinda gidip gelirken;
"karimla yelkencilige merakliyiz. bir kere marmaris'ten kiralayip cikmistik koylari...gökova cok güzeldir."
gökova...
-hic kimseyle gittin mi gökova'ya? bak dogru söyle bak!
+hayir hayatim...yani koya gitmedim. cok ciddiyim.
-kimseyle gitmemis ol. biz gidelim. ikimizin birlikte yapacagi tatile, daha önce baska bir kadinla gitmemis ol istiyorum.
+peki hayatim. yok yok, gitmedim kimseyle. öyle olsun.
bugünlerde tek tük kelimeler en cok icimi acitan...
kuslar kadar özgürüm; ama bir kus degilim iste...
***
yasemen, sesine pes kaldigim bir tonda ermenice tembihliyor turnasina...yâre selam söylesin diye.
gözümün önünden bir resim gecirmeye calisiyorum. burnumun sizlayip sizlamadigini kontrol ediyorum. etraftakiler duygulanirsam sorgulayabilir. sorgulanmayi istemiyorum...
"skan maskvama'yi biliyor musun yasemen? biliyorsan söyleme... zeynebim i söylesene...hm, demek onun da sende hikâyesi var. o zaman gel biz seninle ümit besen'den nikah masasi'ni söyleyelim. egleniriz hic degilse"
uykusuzluk, uykusuzluk...uykusuz-suzluk. iki haftadir okumadim dergiyi. hafta sonunda okurum diye düsünüyorum, sayfalarini cevirdigimi metrobüstekilere duyura duyura.
"aslinda almanlarin cogu benim gibi düsünüyor genc bayan"
sesine irkiliyorum tren komusumun. firtina hasebiyle yola düsmüs agaclarin yolumuza cektigi citleri, bu adamla asmak zorundaligi biraz rahatsiz ediyor beni. agzi kokmadigi icin kendimi sansli sayiyorum.
"bergama'nin neredeyse tamaminin berlin'de sergilenmesini dogru mu buluyorsunuz yani? anlayamiyorum...madem ki hadise gercekten tarihi korumak, neden yerinde korunmuyor tarih? idealist bir arkeolog kabul eder miydi sultan'in kendisine bahsettigi sütunlari ve eger düzgün bir devlet egitimi verilmis olsaydi, köylüler hâlâ satmak icin canhiras kapisirlar miydi uygarliklarin mirasini? madem gercekten tüm derdiniz, dünya miraslarini korumak...neden muhatap ülke ile cesitli müzakerelere girip, "müzecilik" egitiminin yüksek standartlara ulasmasi icin caba göstermiyorsunuz? binlerce yili, bir cirpida bir ülkeden baska bir ülkeye tasimak da nesi? en az ingilizler kadar suclusunuz...üzgünüm"
ilk defa 1975 yilinda, simdi amerika'da doktorluk yapan oglu 9 yasindayken sile'ye gitmis arabasiyla...istanbul'a 70 kilometre dedigi dakika "yok ya hu...en cok en cok 30 kilometredir. daha degil" diyorum.
entegrasyon, göcmelik, okuma aliskanliklari, tek cocukluk konulari arasinda gidip gelirken;
"karimla yelkencilige merakliyiz. bir kere marmaris'ten kiralayip cikmistik koylari...gökova cok güzeldir."
gökova...
-hic kimseyle gittin mi gökova'ya? bak dogru söyle bak!
+hayir hayatim...yani koya gitmedim. cok ciddiyim.
-kimseyle gitmemis ol. biz gidelim. ikimizin birlikte yapacagi tatile, daha önce baska bir kadinla gitmemis ol istiyorum.
+peki hayatim. yok yok, gitmedim kimseyle. öyle olsun.
bugünlerde tek tük kelimeler en cok icimi acitan...
kuslar kadar özgürüm; ama bir kus degilim iste...
28 Şubat 2010 Pazar
tek seferlik tecavüzcünün not defteri
Gönderen aksamdan kalma corba zaman: 22:13 6 benim de söyleyeceklerim var
Ismalarma bir tecavüz hikâyesi...Yazdigimi begenmedim, kendimi korkuttu biraz ve okurken de sapkin bir keyif falan almiyorum. Esasinda iyi ki de böyle, yoksa kendimden korkmaya baslayacaktim :/
***
***
İsten cikmistim. Arabam servisteydi ve hava kis mevsimine ragmen güzeldi. Aksam kizilliginda, gölgeler büyürken yürüyordum. Kafamda günlük telaselerden baskasi yoktu aslinda. Eve gidecektim, iki bira acacak ve de maci izleyecektim. Belki komsu elinden tuttugu oglu ve de cözülememis „isci problemleri“ ile kapima dayanirdi. Ben de cilli veledi mutlu ederdim.
Olmadi bunlarin hicbiri. Cünkü onu gördüm. Hayir, hic de düsündügünüz gibi degilim. Gayet iyi bir isim, sevdigimi düsündügüm bir kadin var. Kirami ödeyebiliyor, gezebiliyor ve yiyip icebiliyorum. Yani sokakta beni gördügünüzde belki saygi bile duyarsiniz; cünkü hirpani degilim her seyden önce. Takim elbisem ve bond cantamla yaninizdan gecerken sizi farketmezdim bile sanirim…
Ne demistim? Onu gördüm. Kizil saclari kürek kemiklerinden asagiya uzanan bir kadin. Kizil sacin kendine has bir kokusu olduguna inaniyorum, insani saran. Yüksek ihtimal güzel olmayan bir kadindir diye gecti icimden. Ne olursa olsun, güzel kokuyordu saclari, aksam vakti. Duyuyordum bunu. Ayak seslerini dinlemeye calistim. Bir kadin hakkinda ayak sesleri cok sey söyler size. Cogunluk dikkat etmez buna; ama ben ederim. Ayrintilari severim cünkü. Ayni yolda ilerlerken , ben onun pesi sira ayak seslerinden karakter tahlili yapmak üzere gidiyordum. Ürkek bir kadin degildi, hareketlerinde belli belirsiz bir zariflik vardi; ama kesinlikle ürkek degildi. Kizil sacli kadinlarda ürkeklik nadirdir zaten. Yuvarlak kalcalari vardi, ki bunu ayak seslerinden ziyade, kafami biraz asagi indirdigimde pantolonunun disindan farkedebiliyordum. Kollarini iki yana sallamadan, sakince cantasina tutunmus gidiyordu iste. Etine dolgundu ve eti kesinlikle beyazdi. Cilleri oldugunu düsündüm, ayni komsunun oglu gibi. Yesil gözleri olmasini umud ettim. Bir kadin ne kadar cirkin olabilirdi ki kizil sacli, yesil gözlü ve cilli olunca? Igrenc disleri ve kivrik bir burnunun olabilecegi geldi aklima. Kalcalarina ve etinin beyazina, ayaklarindan cikan seslere yakistiramadim bunu.
Kendi kendime düsünmekten sikilmistim. Adimlarimi biraz daha hizlandirip yanina dogru seyirttim. Yanina bir adim kala farketti beni, irkildi; ama dedim ya dünyanin en güvenilir adamlarindan biri profile ciziyordum. Kadinin benden korkmasini gerektirecek tek sey yoktu. Takim elbiseli ve bond cantali biriydim…”kusura bakmayin, rahatsiz ediyorum” ile baslayan simdi hatirlamadigim bir soru sordum. Kadin nezaketle bana gülümsedi. Karanlikta gözlerini secmeye calistim. Istedigim gibi, yesildi. Kahverengi olsaydi, bu havada iki kara dügme gibi dururlardi. Ama hayir, acik renkliydiler. Disleri de yamuk degildi ve büyük olmasina ragmen cirkin olmayan bir burnu vardi. Sorumun cevabini aldim…adimlarimi hizlandirdim ve onun önünden evime giden son köseyi döndüm.
Her seye o anda karar verdim diyebilirim. Saclarinin kokusu doldurmustu icimi ve havadan diyebilecegim garip bir istah büyütmüstüm yürürken. O köseyi döneceginden emindim. Dönecekti iste. Adim adim, apartmanima yaklasiyordu. O esnada etraf ciddi ciddi kararmisti, kadinin ayaklarindaki ivediligi hissettikce kanimin damarlarimda durmayacagini düsünüyordum. Vücudumun bana verdigi güvenle kadini durdugum kuytuya cektim, agzini kapattim ve gözündeki dehseti gördüm. “sen mi” bakisiyla karisik leziz bir korkuyla duraksadi. Cirpinmaya baslamadan önceki üc saniyeydi önemli olan. Abuk subuk kitaplardan, insani öldürmeyip süründüren darbelerin neler olacagini ögrenmisligim vardi. Simdi iki secenekti önümde duran, ya bunlardan birini uygulayacak ve gercekten ise yarayip yaramadigina bakacaktim…ya da kadini, cantamdan cikaracagim ve o güne kadar meyve soymaktan baska hicbir ise yaramamis bicagimla tehdit edecektim. Ilki cok cetrefilli geldiginden bicagi cikardim, yumusak sirtina dayadim ve kulagina fisildadim “simdi sakince yukari cikiyoruz. Yumusak ve beyaz teninde simdiden kalici izler birakmak istemem”
Simdi bunlari yazarken bile, parmaklarimin ucunda onun, o anki titremesini duyuyorum. Sevdigim kadina sorsaniz, cok efendi bir adam oldugumu söyler size. Onu kirmaktan, incitmekten haylice korkan bir akliselim. Bir kadinin ellerimin arasinda korkudan titredigini ve bunun beni oracikta zevk suyumla bas basa biraktigini söylesem, hayal gücüme verir bunlari. Oysa ben, o ani her seferinde yeniden yasiyorum.
Cati Katina cikariyorum kadini. Titremelerinin daha da hizlandigini farkediyorum. Eve soktugumda bir an sasiriyor. Gayet düzenli bir ev. Sabah kahvaltisinin bulasigi duruyor masada ve bir sürü yemek ismarlama servis numarasi, buzdolabinin üzerinde. Kadinin agzindan elimi cekemeyecegimi biliyorum, ürkek bir sey olmadigini farketmistim. Bagirabilir ve bundan korkuyorum. Korkum, eglencemin bitmesinden. Yoksa o anda hicbir seyden cekinmedigimi hatirliyorum.
Badanadan kalma eteri bulmak icin banyoya sokuyorum ikimizi. Burnuna dayadigim havluyu koklamamak icin cirpinirken ayaklarina bakiyorum. Sakinlesen bedeniyle birlikte elimdeki bicagi bir yana koyuyorum. Eterle insan bayiltilabilecegini biliyorum; ama ne kadar süre baygin kalacagina dair tek fikrim yok. Onu icin elimi cabuk tutmak gerektigine karar veriyorum. Kadini yatak odasina götürüyorum. Sonra onun orda olmasini istemedigimi ve salonun o ana kadar aklima gelmeyen avantajini farkediyor ,kadini salonun ortasina attigim misafir döseginin üzerine yerlestiriyorum. Yüzüne bakiyorum, az once dehsetten kasilmis kaslarindan tek eser yok. Bu haliyle uyuyormus gibi duruyor. Uyumasini istemiyorum. Uyanik olup, yine o dehset anlarini hatirlamali ve bana, onun dehsetinden gelen zevki tattirmali diye düsünüyorum. Sirt üstü yatiriyor ve ellerini bagliyorum. Ayaklarina bir cözüm bulmak sorunu doguyor. Simdilik ayaklari bagli kalmali…tepinemeyecek kadar berbat hale geldiginde acarim baglarini…
Gözlerini görmek istiyorum, görebilmem icin uyanmasi gerekiyor. Tokatlamaya basliyorum onu, tokatlamanin ise yaramadigini düsündügüm noktada, biraz su getiriyorum. Yukarindan tepesine boca ediyorum suyu. Dösek islaniyor. Umursamiyorum. Bir iki tokat daha sonrasinda gözlerini araliyor. Karsisinda benim yüzümü görünce bagirmak istiyor; ama agzina tikadigim caput ve bagladigim elleriyle sadece boguk bir iki ciglik atiyor. Onu susturmuyorum. Zamaninda dj lik yapan arkadasimdan devsirerek kiraladigim evin bir zamanlar stüdyo olan salonunda istese de sesinin cikamayacagini biliyorum; ama bagirmasi hosuma gidiyor. Yerinden firlayacakmis gibi bakan gözlerinden boncuk gibi yaslar dökülüyor. Gülüyorum. Bir tokat daha vuruyorum kadina. Güzel saclarindan tutuyorum. „Sucum ne diye düsünüyorsun büyük ihtimalle“ diyorum, „Kizil saclarin var…Sadece bu“
Saclarini kokluyorum. Insanlar korkunca kokulari degisiyor diyorlar. Bu dogru; ama saclarinin kokusu oldugu gibi duruyor. Yalvarircasina inliyor, derinden…ne yapacagimi kestiremeden. Aslinda ben de ona ne yapacagimi bilmiyorum. Icimden bir yerlerden gelecek komutlari bekliyorum.
Kadinin boynuna takiliyor gözlerim, sah damarinin atisina sahit oluyorum. Beyaz teninin altinda yesil bir damar. Yasini tahmin etmeye calisiyorum, otuzlarin basinda olmali. Belki de annedir, gögüslerine ilisiyor gözüm. Kalkip inen gögüs kafesine…gögüslerini görmek istedigime karar veriyorum. Bir makas getiriyorum icerden, üstünü kesmek üzere yanasiyorum . tedirgin oluyor, yine bagirmak istiyor. Ama zorluk cikaramiyor. Elleri ve ayaklari engel oluyor ona, öksürmeye basliyor bagirirken. Sutyenini de kestikten sonra hafif sarkmis gögüslerine bakiyorum. Acik pembe gögüs uclarinin korkudan irkildigini görüyorum. Ellerimle onlara dokunuyorum, gözlerini yumuyor. Gözlerini acmasi icin etini buruyorum. Bana bakiyor. Acir gibi bakiyor ve belki de bu bakisin icimde bir seylere dokunmasini bekliyor, oysa normal bir insanin, normal bir günde anormal bir seyler yapmaya baslamasi sonunu getirecegine delalet degil midir?
Tokatlanmaktan sisen yanaklarina bakiyorum, onlara dokunuyorum…dokunuslarimdan tiksindigini anlayabiliyorum. Cok hosuma gidiyor bu. Onu memnun etmek istemiyorum ki, icimdeki vahsiye hizmet ediyorum. Önce karsisina gecip soyunuyorum. Irzina gececegimden bir an bile süphesi olmadan izliyor beni. Düsündügünü yapmiyorum. Bir tutam sacini kökünden kesiyorum makasla ve parmak uclarinin her birinden biraz kan aliyorum…Bir elime buladigim kaniyla karsisinda mastürbasyon yapiyorum. Diger elimdeki sacini kokluyor ve onun hem can acisi hem de dehsetle baktigini görerek zevkleniyorum. Dölümü sacini kesmis oldugum yere bosaltiyorum…
“Bununla kalmayacagimi biliyorsun degil mi” diyorum…O anda ölmemek icin her seyi yapabilecegini anliyorum…Altina isiyor…Onu iyi ki yataga yatirmadim diyorum. Biraz daha pantolonla oturmasi gerekecek. Onu soymuyorum. Sadece üstünde yirtilmis kiyafetleri var ve henüz daha bana karsi koyamayacak kadar yorgun degil, biliyorum…
Aciktigimi farkediyor ve karnimi doyuruyorum. Kadinin da susamis olabilecegini düsünüyorum. Agzindaki bagi cözüyorum. Saatlerdir sessizlikte kalan kadin, bogazindan bir seyler cikarmaya calisir gibi hareketleniyor…”Su ic” diyorum…Reddetmiyor. Yutkunmakta zorlandigini anliyorum. Bagirmaya yelteniyor. Ben gülünce susuyor. “Sence sesini duyabilecek olsalardi, agzini cözer miydim” diyorum. “Altima yaptim” diyor. “Biliyorum, birazdan cikaricam” kayitsizligiyla cevap veriyorum ona.
Saat geceyarisi bire geliyor. Evin icinde ciplak dolaniyorum. Karsimda saclarindan bir tutam aldigim ve parmaklarini kanattigim yari ciplak bir kadin var. Onu öpmeye basliyorum. Öpücüklerime karsilik vermiyor. Karsi da cikmiyor. Teslimiyet halini sevmiyorum. Gögüs uclarina dogru iniyorum. Dil darbelerim, kadinligina konusuyor. Yandaki makasla pantolonunu paramparca ediyorum. Ic camasirini kenarindan bir kesikle cikartip kadini banyoya, ilk geldigi yere götürüyorum. Suyun altinda kalan ve titreyen bedenine bakiyorum. Birazdan benim olacak beyaz tenine, kanamis parmak uclarina, kesik saclarini inceliyorum…
Onu biraz kuruluyor ve salondaki dösegi ters ceviriyorum. Kendimi yine gögüslerinin arasina birakiyorum…gözlerinden akan iki damla yas, beni gögüs uclarindan daha cok erekte ediyor. Parmaklarimi vajinasinin dudaklari arasinda gezdiriyorum, kasiliyor. Istese de istemese de bir kadin oldugunu farkediyor. Elime bulasan sivisiyla dudaklarini mühürlüyorum. Bacaklarinin arasindan vajinasina uzaniyorum. Dilimi her yerinde gezdiriyor ve ufak inildemelerini dinliyorum. Zevk almak istemezken alan bir kadinin ic cekisleriyle inliyor. Ona istemedigi bir seyi yasatiyorum. Bir yandan ikinci kez erekte olan penisimi yokluyorum. Kadinin ayaklarini cözüyor ve ters ceviriyorum. Pantolonundan gördügüm yuvarlak kalcalarinin ne kadar güzel oldugunu bir kere daha görüyor ve az once dilimi gezdirdigim vajinasina arkadan giriyorum. Inliyor. Git gide kücülüyor ruhu gidis gelislerimde. Yuvarlak kalcalarini avuclarimin arasinda parcalar gibi sikiyorum. Hafif mayistigini farkediyorum, inildemelerinin rutinlestigini. Etrafi kolacan eden gözlerim romantik aksamlar icin sevdigim kadinin birakmis oldugu mumlara takiliyor. Hemen dogruluyorum. Kadin susuyor. Arkasina dönemedigi icin ne yapacagimi bilmiyor ve nefesini tuttugunu hissediyorum. Sigara icmem. Mutfakta, ocagi yakmak icin duran cakmaga davraniyorum…Alevi gözlerimi kamastiriyor. Hemen kadinin yanina variyorum. “Hadi biraz oynayalim” dedikten sonra, alevleri sirtina yakinlastiriyorum. Can acisiyla bagiriyor ve ben kizaran etine bakarak icimdeki vahsinin yeni emirlerine itaat ediyorum…Devirdigim mumun her zerresini tenine en kisa mesafeden sirtina damlatiyorum. Her degen damlada aciyla inliyor. Artik sizlanmaya basladigini görüyorum…Acidan bayilmasini istemiyorum, her sey onun bilinci yerindeyken olmali. Mumu bir yana birakiyor ve sirtinda tirnaklarimi gezdiriyorum…kuruyan mum parcalarini kaziyor ve altindaki kizarik tenine elimi degdiriyorum. Bembeyaz vücudunda kirmizi lekelerle hasta insanlara benziyor. Parmaklarimi yine vajinasinda gezdiriyorum. Ordan bir parca sivi aliyor ve kic deligine parmagimi sokuyorum. Tüm ayva tüylerinin saha kalkisini izliyorum…parmagimi geri cekip sirtindaki kizarikliklarda gezdiriyorum…Onun cektigi aci ve korkuyla bir kere daha sertlesen erkekligimi o kücücük delige dayayip nefes alisini dinliyorum. Basina gelecegi az cok biliyor ve ne zaman olacagini kestiremeden bagli ellerini dösegin kenarina tutturmus, cözülmüs ayaklarini kasarak bekliyor. Hicbir sey düsünmeden, bir kerede tüm erkekligimi kicindan iceri sokuyorum. Mum yaniklarinin basaramayacagi bir ciglik yükseliyor bedeninden. Bu ciglikla icimdekinin emirleri serilesiyor. Tirnaklarimi sirtina gecirdigim kadinin icinde deviniyorum. Gidis gelislerim zor; ama yine de ivedi oluyor. Cigliklari, izole edilmis odanin disina cikamiyor; ama beynimin en ücra köselerinde yankilaniyor. Acidan bayildigini ve bu yüzden sesinin kesildigini idrak ettigim zaman, coktan bosalmis ve sirtindaki tirnaklarimi battiklari yerden cikarmis oluyorum. Biraz once yerlerinde tirnaklarimin oldugu, hilal seklindeki morluklar carpiyor gözüme. Icinden cikarmadigim penisimin, kic deliginde ufak yaralar actigini görüyorum. Ikinci kez, bu kadinin kanina bulasiyorum. Yüzünü ceviriyorum. Bayginlik icinde nefes aldigini, kesilmis saclariyla cirkinlestigini farkediyorum. Ama gögüsleri hâlâ güzel ve pembe halkalar gibi gögüs ucu cevresi…O güzelliklerin onda kalmasini istemiyorum. Kenarda sönmüs mumu bir kere daha yakip aleviyle onu uyandiriyorum… yesil gözleriyle karsilastigimda atesi gögüs uclarina yanastiriyorum. Cigliklar atiyor yine ve bagli ellerinin kan oturan yerlerinin acisina ragmen ileri geri tepiniyor. Dermansiz bacaklarindan medet umuyor. Son kez, ince bir ciglikla kendinden geciyor. Gögüs uclarinin su topladigini görüyorum…bedeninde yarattigim tahribata bakiyor ve kendimle gurur duyuyorum.
Saclarini kestim, gözlerini aglamaktan sisirdim, yanaklarini tokatladim, o güzel kalcalarini yirtarcasina becerdim onu ve bicimli, beyaz sirtinda kolay iyilesmeyecek izler biraktim…son olarak gögüs uclarini aldim elinden…
Olmadi bunlarin hicbiri. Cünkü onu gördüm. Hayir, hic de düsündügünüz gibi degilim. Gayet iyi bir isim, sevdigimi düsündügüm bir kadin var. Kirami ödeyebiliyor, gezebiliyor ve yiyip icebiliyorum. Yani sokakta beni gördügünüzde belki saygi bile duyarsiniz; cünkü hirpani degilim her seyden önce. Takim elbisem ve bond cantamla yaninizdan gecerken sizi farketmezdim bile sanirim…
Ne demistim? Onu gördüm. Kizil saclari kürek kemiklerinden asagiya uzanan bir kadin. Kizil sacin kendine has bir kokusu olduguna inaniyorum, insani saran. Yüksek ihtimal güzel olmayan bir kadindir diye gecti icimden. Ne olursa olsun, güzel kokuyordu saclari, aksam vakti. Duyuyordum bunu. Ayak seslerini dinlemeye calistim. Bir kadin hakkinda ayak sesleri cok sey söyler size. Cogunluk dikkat etmez buna; ama ben ederim. Ayrintilari severim cünkü. Ayni yolda ilerlerken , ben onun pesi sira ayak seslerinden karakter tahlili yapmak üzere gidiyordum. Ürkek bir kadin degildi, hareketlerinde belli belirsiz bir zariflik vardi; ama kesinlikle ürkek degildi. Kizil sacli kadinlarda ürkeklik nadirdir zaten. Yuvarlak kalcalari vardi, ki bunu ayak seslerinden ziyade, kafami biraz asagi indirdigimde pantolonunun disindan farkedebiliyordum. Kollarini iki yana sallamadan, sakince cantasina tutunmus gidiyordu iste. Etine dolgundu ve eti kesinlikle beyazdi. Cilleri oldugunu düsündüm, ayni komsunun oglu gibi. Yesil gözleri olmasini umud ettim. Bir kadin ne kadar cirkin olabilirdi ki kizil sacli, yesil gözlü ve cilli olunca? Igrenc disleri ve kivrik bir burnunun olabilecegi geldi aklima. Kalcalarina ve etinin beyazina, ayaklarindan cikan seslere yakistiramadim bunu.
Kendi kendime düsünmekten sikilmistim. Adimlarimi biraz daha hizlandirip yanina dogru seyirttim. Yanina bir adim kala farketti beni, irkildi; ama dedim ya dünyanin en güvenilir adamlarindan biri profile ciziyordum. Kadinin benden korkmasini gerektirecek tek sey yoktu. Takim elbiseli ve bond cantali biriydim…”kusura bakmayin, rahatsiz ediyorum” ile baslayan simdi hatirlamadigim bir soru sordum. Kadin nezaketle bana gülümsedi. Karanlikta gözlerini secmeye calistim. Istedigim gibi, yesildi. Kahverengi olsaydi, bu havada iki kara dügme gibi dururlardi. Ama hayir, acik renkliydiler. Disleri de yamuk degildi ve büyük olmasina ragmen cirkin olmayan bir burnu vardi. Sorumun cevabini aldim…adimlarimi hizlandirdim ve onun önünden evime giden son köseyi döndüm.
Her seye o anda karar verdim diyebilirim. Saclarinin kokusu doldurmustu icimi ve havadan diyebilecegim garip bir istah büyütmüstüm yürürken. O köseyi döneceginden emindim. Dönecekti iste. Adim adim, apartmanima yaklasiyordu. O esnada etraf ciddi ciddi kararmisti, kadinin ayaklarindaki ivediligi hissettikce kanimin damarlarimda durmayacagini düsünüyordum. Vücudumun bana verdigi güvenle kadini durdugum kuytuya cektim, agzini kapattim ve gözündeki dehseti gördüm. “sen mi” bakisiyla karisik leziz bir korkuyla duraksadi. Cirpinmaya baslamadan önceki üc saniyeydi önemli olan. Abuk subuk kitaplardan, insani öldürmeyip süründüren darbelerin neler olacagini ögrenmisligim vardi. Simdi iki secenekti önümde duran, ya bunlardan birini uygulayacak ve gercekten ise yarayip yaramadigina bakacaktim…ya da kadini, cantamdan cikaracagim ve o güne kadar meyve soymaktan baska hicbir ise yaramamis bicagimla tehdit edecektim. Ilki cok cetrefilli geldiginden bicagi cikardim, yumusak sirtina dayadim ve kulagina fisildadim “simdi sakince yukari cikiyoruz. Yumusak ve beyaz teninde simdiden kalici izler birakmak istemem”
Simdi bunlari yazarken bile, parmaklarimin ucunda onun, o anki titremesini duyuyorum. Sevdigim kadina sorsaniz, cok efendi bir adam oldugumu söyler size. Onu kirmaktan, incitmekten haylice korkan bir akliselim. Bir kadinin ellerimin arasinda korkudan titredigini ve bunun beni oracikta zevk suyumla bas basa biraktigini söylesem, hayal gücüme verir bunlari. Oysa ben, o ani her seferinde yeniden yasiyorum.
Cati Katina cikariyorum kadini. Titremelerinin daha da hizlandigini farkediyorum. Eve soktugumda bir an sasiriyor. Gayet düzenli bir ev. Sabah kahvaltisinin bulasigi duruyor masada ve bir sürü yemek ismarlama servis numarasi, buzdolabinin üzerinde. Kadinin agzindan elimi cekemeyecegimi biliyorum, ürkek bir sey olmadigini farketmistim. Bagirabilir ve bundan korkuyorum. Korkum, eglencemin bitmesinden. Yoksa o anda hicbir seyden cekinmedigimi hatirliyorum.
Badanadan kalma eteri bulmak icin banyoya sokuyorum ikimizi. Burnuna dayadigim havluyu koklamamak icin cirpinirken ayaklarina bakiyorum. Sakinlesen bedeniyle birlikte elimdeki bicagi bir yana koyuyorum. Eterle insan bayiltilabilecegini biliyorum; ama ne kadar süre baygin kalacagina dair tek fikrim yok. Onu icin elimi cabuk tutmak gerektigine karar veriyorum. Kadini yatak odasina götürüyorum. Sonra onun orda olmasini istemedigimi ve salonun o ana kadar aklima gelmeyen avantajini farkediyor ,kadini salonun ortasina attigim misafir döseginin üzerine yerlestiriyorum. Yüzüne bakiyorum, az once dehsetten kasilmis kaslarindan tek eser yok. Bu haliyle uyuyormus gibi duruyor. Uyumasini istemiyorum. Uyanik olup, yine o dehset anlarini hatirlamali ve bana, onun dehsetinden gelen zevki tattirmali diye düsünüyorum. Sirt üstü yatiriyor ve ellerini bagliyorum. Ayaklarina bir cözüm bulmak sorunu doguyor. Simdilik ayaklari bagli kalmali…tepinemeyecek kadar berbat hale geldiginde acarim baglarini…
Gözlerini görmek istiyorum, görebilmem icin uyanmasi gerekiyor. Tokatlamaya basliyorum onu, tokatlamanin ise yaramadigini düsündügüm noktada, biraz su getiriyorum. Yukarindan tepesine boca ediyorum suyu. Dösek islaniyor. Umursamiyorum. Bir iki tokat daha sonrasinda gözlerini araliyor. Karsisinda benim yüzümü görünce bagirmak istiyor; ama agzina tikadigim caput ve bagladigim elleriyle sadece boguk bir iki ciglik atiyor. Onu susturmuyorum. Zamaninda dj lik yapan arkadasimdan devsirerek kiraladigim evin bir zamanlar stüdyo olan salonunda istese de sesinin cikamayacagini biliyorum; ama bagirmasi hosuma gidiyor. Yerinden firlayacakmis gibi bakan gözlerinden boncuk gibi yaslar dökülüyor. Gülüyorum. Bir tokat daha vuruyorum kadina. Güzel saclarindan tutuyorum. „Sucum ne diye düsünüyorsun büyük ihtimalle“ diyorum, „Kizil saclarin var…Sadece bu“
Saclarini kokluyorum. Insanlar korkunca kokulari degisiyor diyorlar. Bu dogru; ama saclarinin kokusu oldugu gibi duruyor. Yalvarircasina inliyor, derinden…ne yapacagimi kestiremeden. Aslinda ben de ona ne yapacagimi bilmiyorum. Icimden bir yerlerden gelecek komutlari bekliyorum.
Kadinin boynuna takiliyor gözlerim, sah damarinin atisina sahit oluyorum. Beyaz teninin altinda yesil bir damar. Yasini tahmin etmeye calisiyorum, otuzlarin basinda olmali. Belki de annedir, gögüslerine ilisiyor gözüm. Kalkip inen gögüs kafesine…gögüslerini görmek istedigime karar veriyorum. Bir makas getiriyorum icerden, üstünü kesmek üzere yanasiyorum . tedirgin oluyor, yine bagirmak istiyor. Ama zorluk cikaramiyor. Elleri ve ayaklari engel oluyor ona, öksürmeye basliyor bagirirken. Sutyenini de kestikten sonra hafif sarkmis gögüslerine bakiyorum. Acik pembe gögüs uclarinin korkudan irkildigini görüyorum. Ellerimle onlara dokunuyorum, gözlerini yumuyor. Gözlerini acmasi icin etini buruyorum. Bana bakiyor. Acir gibi bakiyor ve belki de bu bakisin icimde bir seylere dokunmasini bekliyor, oysa normal bir insanin, normal bir günde anormal bir seyler yapmaya baslamasi sonunu getirecegine delalet degil midir?
Tokatlanmaktan sisen yanaklarina bakiyorum, onlara dokunuyorum…dokunuslarimdan tiksindigini anlayabiliyorum. Cok hosuma gidiyor bu. Onu memnun etmek istemiyorum ki, icimdeki vahsiye hizmet ediyorum. Önce karsisina gecip soyunuyorum. Irzina gececegimden bir an bile süphesi olmadan izliyor beni. Düsündügünü yapmiyorum. Bir tutam sacini kökünden kesiyorum makasla ve parmak uclarinin her birinden biraz kan aliyorum…Bir elime buladigim kaniyla karsisinda mastürbasyon yapiyorum. Diger elimdeki sacini kokluyor ve onun hem can acisi hem de dehsetle baktigini görerek zevkleniyorum. Dölümü sacini kesmis oldugum yere bosaltiyorum…
“Bununla kalmayacagimi biliyorsun degil mi” diyorum…O anda ölmemek icin her seyi yapabilecegini anliyorum…Altina isiyor…Onu iyi ki yataga yatirmadim diyorum. Biraz daha pantolonla oturmasi gerekecek. Onu soymuyorum. Sadece üstünde yirtilmis kiyafetleri var ve henüz daha bana karsi koyamayacak kadar yorgun degil, biliyorum…
Aciktigimi farkediyor ve karnimi doyuruyorum. Kadinin da susamis olabilecegini düsünüyorum. Agzindaki bagi cözüyorum. Saatlerdir sessizlikte kalan kadin, bogazindan bir seyler cikarmaya calisir gibi hareketleniyor…”Su ic” diyorum…Reddetmiyor. Yutkunmakta zorlandigini anliyorum. Bagirmaya yelteniyor. Ben gülünce susuyor. “Sence sesini duyabilecek olsalardi, agzini cözer miydim” diyorum. “Altima yaptim” diyor. “Biliyorum, birazdan cikaricam” kayitsizligiyla cevap veriyorum ona.
Saat geceyarisi bire geliyor. Evin icinde ciplak dolaniyorum. Karsimda saclarindan bir tutam aldigim ve parmaklarini kanattigim yari ciplak bir kadin var. Onu öpmeye basliyorum. Öpücüklerime karsilik vermiyor. Karsi da cikmiyor. Teslimiyet halini sevmiyorum. Gögüs uclarina dogru iniyorum. Dil darbelerim, kadinligina konusuyor. Yandaki makasla pantolonunu paramparca ediyorum. Ic camasirini kenarindan bir kesikle cikartip kadini banyoya, ilk geldigi yere götürüyorum. Suyun altinda kalan ve titreyen bedenine bakiyorum. Birazdan benim olacak beyaz tenine, kanamis parmak uclarina, kesik saclarini inceliyorum…
Onu biraz kuruluyor ve salondaki dösegi ters ceviriyorum. Kendimi yine gögüslerinin arasina birakiyorum…gözlerinden akan iki damla yas, beni gögüs uclarindan daha cok erekte ediyor. Parmaklarimi vajinasinin dudaklari arasinda gezdiriyorum, kasiliyor. Istese de istemese de bir kadin oldugunu farkediyor. Elime bulasan sivisiyla dudaklarini mühürlüyorum. Bacaklarinin arasindan vajinasina uzaniyorum. Dilimi her yerinde gezdiriyor ve ufak inildemelerini dinliyorum. Zevk almak istemezken alan bir kadinin ic cekisleriyle inliyor. Ona istemedigi bir seyi yasatiyorum. Bir yandan ikinci kez erekte olan penisimi yokluyorum. Kadinin ayaklarini cözüyor ve ters ceviriyorum. Pantolonundan gördügüm yuvarlak kalcalarinin ne kadar güzel oldugunu bir kere daha görüyor ve az once dilimi gezdirdigim vajinasina arkadan giriyorum. Inliyor. Git gide kücülüyor ruhu gidis gelislerimde. Yuvarlak kalcalarini avuclarimin arasinda parcalar gibi sikiyorum. Hafif mayistigini farkediyorum, inildemelerinin rutinlestigini. Etrafi kolacan eden gözlerim romantik aksamlar icin sevdigim kadinin birakmis oldugu mumlara takiliyor. Hemen dogruluyorum. Kadin susuyor. Arkasina dönemedigi icin ne yapacagimi bilmiyor ve nefesini tuttugunu hissediyorum. Sigara icmem. Mutfakta, ocagi yakmak icin duran cakmaga davraniyorum…Alevi gözlerimi kamastiriyor. Hemen kadinin yanina variyorum. “Hadi biraz oynayalim” dedikten sonra, alevleri sirtina yakinlastiriyorum. Can acisiyla bagiriyor ve ben kizaran etine bakarak icimdeki vahsinin yeni emirlerine itaat ediyorum…Devirdigim mumun her zerresini tenine en kisa mesafeden sirtina damlatiyorum. Her degen damlada aciyla inliyor. Artik sizlanmaya basladigini görüyorum…Acidan bayilmasini istemiyorum, her sey onun bilinci yerindeyken olmali. Mumu bir yana birakiyor ve sirtinda tirnaklarimi gezdiriyorum…kuruyan mum parcalarini kaziyor ve altindaki kizarik tenine elimi degdiriyorum. Bembeyaz vücudunda kirmizi lekelerle hasta insanlara benziyor. Parmaklarimi yine vajinasinda gezdiriyorum. Ordan bir parca sivi aliyor ve kic deligine parmagimi sokuyorum. Tüm ayva tüylerinin saha kalkisini izliyorum…parmagimi geri cekip sirtindaki kizarikliklarda gezdiriyorum…Onun cektigi aci ve korkuyla bir kere daha sertlesen erkekligimi o kücücük delige dayayip nefes alisini dinliyorum. Basina gelecegi az cok biliyor ve ne zaman olacagini kestiremeden bagli ellerini dösegin kenarina tutturmus, cözülmüs ayaklarini kasarak bekliyor. Hicbir sey düsünmeden, bir kerede tüm erkekligimi kicindan iceri sokuyorum. Mum yaniklarinin basaramayacagi bir ciglik yükseliyor bedeninden. Bu ciglikla icimdekinin emirleri serilesiyor. Tirnaklarimi sirtina gecirdigim kadinin icinde deviniyorum. Gidis gelislerim zor; ama yine de ivedi oluyor. Cigliklari, izole edilmis odanin disina cikamiyor; ama beynimin en ücra köselerinde yankilaniyor. Acidan bayildigini ve bu yüzden sesinin kesildigini idrak ettigim zaman, coktan bosalmis ve sirtindaki tirnaklarimi battiklari yerden cikarmis oluyorum. Biraz once yerlerinde tirnaklarimin oldugu, hilal seklindeki morluklar carpiyor gözüme. Icinden cikarmadigim penisimin, kic deliginde ufak yaralar actigini görüyorum. Ikinci kez, bu kadinin kanina bulasiyorum. Yüzünü ceviriyorum. Bayginlik icinde nefes aldigini, kesilmis saclariyla cirkinlestigini farkediyorum. Ama gögüsleri hâlâ güzel ve pembe halkalar gibi gögüs ucu cevresi…O güzelliklerin onda kalmasini istemiyorum. Kenarda sönmüs mumu bir kere daha yakip aleviyle onu uyandiriyorum… yesil gözleriyle karsilastigimda atesi gögüs uclarina yanastiriyorum. Cigliklar atiyor yine ve bagli ellerinin kan oturan yerlerinin acisina ragmen ileri geri tepiniyor. Dermansiz bacaklarindan medet umuyor. Son kez, ince bir ciglikla kendinden geciyor. Gögüs uclarinin su topladigini görüyorum…bedeninde yarattigim tahribata bakiyor ve kendimle gurur duyuyorum.
Saclarini kestim, gözlerini aglamaktan sisirdim, yanaklarini tokatladim, o güzel kalcalarini yirtarcasina becerdim onu ve bicimli, beyaz sirtinda kolay iyilesmeyecek izler biraktim…son olarak gögüs uclarini aldim elinden…
Ellerimle bitirdigim ve artik güzel tek yani kalmayan bu kadini ne yapacagimi hesap ediyorum…
19 Şubat 2010 Cuma
coraline'imin kumasi, stopmotion prensi: mary and max
Gönderen aksamdan kalma corba zaman: 11:10 1 benim de söyleyeceklerim varbazen, king benim kafama vura vura "bu filmi izleeee" diyor. ben de izlemiyorum. onun önerdigi filmleri midem kaldirmiyor arkadasim...yoksa ben normalde, dikkatle takip ettigim insanlarin "bunu kacirma" dedigi seyleri kesinlikle denerim. ceres de bunlardan biri oldu son zamanlarda. king gibi sadist filmlere sardirmadigi icin, gayet de makul seyler koyuyor önüme.
stopmotion animasyon filmlerine karsi ayri bir saygi duyuyorum. bu filmlerden, sessiz olan birini izledikten sonra, bir bucuk yil süren yapimina dair bir de belgesel izlemistim. 30 dakikalik olan filmin sadece %10 kadari bilgisayar ile yapilmisti ve müziklerinden dekoruna, oradan cekimine kadar bir sürü emek ve yüzlerce insan isin mutfaginda yer aliyordu. o dakika dedim ki "dostum sandmann'a(1) da bayilirdin zaten sen"
o gün bugündür, bir animasyon stüdyosu "stopmotion film yaptik biz" dese, benim tüylerim diken diken olur. kendimden gecerim.
iste bunu bilmeden, haberim olmadan sadece "animasyon" deyü izlemeye karar verdim mary and max'i.
-girizgahlarimin cok uzun oldugunu biliyorum; ama öyle iste-
film baslar baslamaz bir le fabuleux destin d'amélie poulain havasi sezinledim ben. hani yani yalnizlik olsun, kendini eglendirmek olsun ve ilginc ayrintilara dikkat etmek olsun...arka plandaki hikâye anlaticisinin da bunda payi büyük tabii ki.
"adam" i izlemis biri olarak, max'in hastaligina dair bir seyleri kafamda zaten canlandirmistim...ama onun "disability" olarak kabul etmedigi bu seyin, dünya üzerindeki tek "elle tutulur gözle görülür" arkadasi tarafindan bile coook sonra "ütülenebilecek bir sey" olarak görülmesini hesaplamamistim.
olaylardaki abartisiyla, duygusalligiyla, dünyanin eksikler ve fazlalarin birbirini dengelemesiyle döndügüne dair yapilmis harika bir film izledim ben.
hikâyesi haricinde spoiler yapilabilecek o kadar cok lâf, söz var ki...
bence siz benim gevezeligimi birakin da, izlemediyseniz bunu izleyin.
ahan da size link:
(1) sandmann dogu almanya'da cocuklar yataga gitmeden önce oynatilan bir stopmotion kahramanidir. sandmann bir külttür yanisi.
12 Şubat 2010 Cuma
bende gizli oldugunu sezenler olmus
Gönderen aksamdan kalma corba zaman: 23:35 0 benim de söyleyeceklerim var
ümmüsen'in tiz sesini telefona fon olan müzikte duyan sevgilim "askim o ne? yollasana bana ben bilgisayari acinca" demis idi.
ümmüsen ile derya köroglu'nun nun düeti iste. sözleri ayri güzel, müzigi ayri. birinin yumusacik, digerinin de tiz sesi birlesince. artik ne olmus...nasil olmus...güzel olmus!
dinleyelim,
sezenler olmus
ümmüsen ile derya köroglu'nun nun düeti iste. sözleri ayri güzel, müzigi ayri. birinin yumusacik, digerinin de tiz sesi birlesince. artik ne olmus...nasil olmus...güzel olmus!
dinleyelim,
sezenler olmus
"bir gittin ki sus oldu, pusa büründü hisar"
Gönderen aksamdan kalma corba zaman: 23:26 0 benim de söyleyeceklerim var
doruklan ceylan isimli bir kullanici var vimeo üzerinde. ben adamlarin hastasi oldum.
ütopyalar güzeldir parcasi favorim tabii ki.
beste güfte ferhan sensoy abimizdenmis...
sözler icin;
Düşten de mor bir aşkı, yaşadın da gittin yar
Bir gittin ki sus oldu, pusa büründü hisar
Bir vapur dumanıyla sanki gelecek gibi
Bir gün gelecek elbet, ütopyalar güzeldir
Onu bana verseler vermeseler ne yazar
Ben bir kadın sevdim ki evim artık gül kokar
Bir vapur dumanıyla sanki gelecek gibi
Bir gün gelecek elbet, ütopyalar güzeldir
ama o nasil bir cekimdir falan ya. hayatlarina girmek istedim adeta.
dinleyelim ve izleyelim;
ütopyalar güzeldir
ütopyalar güzeldir parcasi favorim tabii ki.
beste güfte ferhan sensoy abimizdenmis...
sözler icin;
Düşten de mor bir aşkı, yaşadın da gittin yar
Bir gittin ki sus oldu, pusa büründü hisar
Bir vapur dumanıyla sanki gelecek gibi
Bir gün gelecek elbet, ütopyalar güzeldir
Onu bana verseler vermeseler ne yazar
Ben bir kadın sevdim ki evim artık gül kokar
Bir vapur dumanıyla sanki gelecek gibi
Bir gün gelecek elbet, ütopyalar güzeldir
ama o nasil bir cekimdir falan ya. hayatlarina girmek istedim adeta.
dinleyelim ve izleyelim;
ütopyalar güzeldir
ayni daldaydik...ayrildik...
Gönderen aksamdan kalma corba zaman: 23:15 0 benim de söyleyeceklerim var
bunu bana dinletene lanet okuyorum esasina bakarsaniz, emme...öyle iste.
cok güzel olmasinin yani sira, acayib de...
nazim'i henüz ünol büyükgönenc'ten dinlemeyenleriniz varsa buyursun dinlesinler. ben yapi ile yapicilar'i dinlemis idim tee eskiden...ama bu taze bitti sayilir;
ayni daldaydik-ünol büyükgönenc
cok güzel olmasinin yani sira, acayib de...
nazim'i henüz ünol büyükgönenc'ten dinlemeyenleriniz varsa buyursun dinlesinler. ben yapi ile yapicilar'i dinlemis idim tee eskiden...ama bu taze bitti sayilir;
ayni daldaydik-ünol büyükgönenc
"ıssız adam" a neden sinir oldum?
Gönderen aksamdan kalma corba zaman: 22:25 0 benim de söyleyeceklerim var
yok yok, yeni izlemedim. bugün sevgilimle sabah gerceklesen "uykusuz"luk degis tokusumuzda bir sekilde "ada ben ayrilmak istiyorum" cümlesine geldik ve ben issiz adam'a dair icimdeki tüm zehir zemberek lâflari akitayim istedim. ammavelakin "cok hamlamisim yea!" baglaminda seyirten er kisimin hosuna gitmemis olacak bu tema ki, kendisi "kendi kendime tartismam" konusunda israrci oldu. ben de "eger sana anlatamiyorsam, bloga yazarim icimi. peeeh" dedim. artik bi derdim sikintim oldugunda da kendisine takip etmesi icin blog adresimi vericem. bana ulasabilirsin beybi.

evvela, cagan irmak ile ilgili tüm bir düsüncem icin;
evvela, cagan irmak ile ilgili tüm bir düsüncem icin;
yani simdi cekenini sevemedigim bir adamin nadir de olsa bir eserini sevebilirdim; ama cagan isimli bu yönetmen ile kisisel bir husumetimiz yok, olmasi da söz konusu degil. cilekli pasta filminde görmüstüm en son yüzünü. o derece uzagiz birbirimize (zaman ve mekan olarak eheh)
yalniz bu yazimi sadece issiz adam'a ayirdim. ona olan tüm bir killigimi burda acikliycam.
hayir, antipopülerizm popülerligi falan da yapmiyorum. neden ki? ben bu filmi sabah üce dogru, bir bilgisayar koltugunun tepesinde 5 bölüme ayrilmis bir sekilde izledim. her bir bölümü de "hadi lan hadi lan" diyerek bekledim eheh. bizde yalan yok arkadas.
bu film kendini izlettiriyor. izlettiriyor da, nasil bi sey yani bu?
issiz adam, hayatimda izledigim en ayaklari/basi/götü havada filmdir. nokta. diger türlü, filmere karsi az cok bi bilgim oluyordu. hani yani beklenti belli. ona göre de sikko bir film cikmasi adama koymuyor. peki ya cagan bey? size ne demeli? "hic degilse bu gol olsun be...mustafa'nin hatrina be!" dedim de, dinletemedim...
"issiz" oldugu ileri sürülen alper'in, bir cesit seksomanyak olmasi...bunca tecrübesine ragmen erken bosalmada dünya rekoru kirabilecek seviyede berbatlasmasi, bunun hicbir sebebe dayanmamasi (babandan dayak yememissin, anan mis gibi dolma yabiyor, esek yüküyle para kazaniyorsun ibnenin evladi. deli mi sikti seni, derdin ne) adami kudurtuyor.
ya sevisirken kitap yazar gibi konusan kadin? ya o güzelim havuclu pasta? ya o kirkbeslikler? ya o bogazda kalan dolma?
en cok da buna üzülüyorum. ne kadar pis bir insanmissin sen be alper! ne kadar itmissin! annenin elcegizcikleriyle sardigi dolmayi düzdün lan kizin bogazina, hiyar! insan annesine olan saygisindan o dolmalarin bitmesini bekler.
neymis? ada, ayrilmak istiyormus. ellaam ya. ben o kizin yerinde olsam, her mantikli türk kizi gibi "nere ayriliyon dümbük" derim evvela. kolay mi lan öyle ayrilmak. ayrilmak istiyomus...daha iki gün önceye kadar sevismeyi bilmiyodun. ögrendin de adam mi oldun? rahat mi batti bi tarafina ya? of! bak sisiyorum yine. abi sevmiyorum bi filmi, geriyor beni replikleri. kasintiligi.
adam gelirken "ada seni seviyorum" dedi ya. öf, bi git. böyle bize alper'i "seviniz, oksayiniz onu. o bir üzüntülü, zavalli adam" etiketiyle pazarliyorlar resmen...
bana ne lan? neden zavalli oldugu bile belli degil. misir bulmus, püsküllüsünü ariyor iste. hic bosuna issizlanmasin. onun neresi issiz be?! diye bagirasim geliyor taksim sokaklarina cikip...ammavelakin filmin üzerinden iki yil gecti nerdeyse, yeniden bi atesini alevlendirmenin alemi yok...
bugün sevgilim, hevesimi ada'nin bogazinda kalan dolmalar misali kursagimda birakmasaydi hakkinda yazmayacaktim bile.
söyle filmlere prim vermeyin ya.
8 Şubat 2010 Pazartesi
viva zapata!
Gönderen aksamdan kalma corba zaman: 10:52 0 benim de söyleyeceklerim varzapata'nin hikâyesine ne kadar yakin, ondan nerelerde farklilasiyor bu tartisilir; ammavelakin emile kazan'in yönetip john steinback'in hikâyesini yazmis oldugu bu film kesinlikle izlenmesi gereken klasiklerden.
zapata, kendi icin "silahlardan ve atlardan anlarim ben sadece" diyen, haksizliga gelemeyen bir köylü.
diaz'a söyledigi su cümle beynime kaziniyor;
"sabir mi? bizim ekmegimiz sabirdan degil, bugdaydan yapiliyor"
marlon brando'nun asiri derecede makyaj ile kirpiklerine varana kadar degistirildigi filmde, zapata'nin kisiligine dair bir iki seyi de görmüs oluyoruz.
elinin tersiyle parayi ve pulu itisi, savasinin "halk" adina oldugunu söyleyisi ve toprak reformunun hemen gerceklestirilmesi gerektigine dair olan kararliligi filmde vurgulanan noktalardan.
zapata'nin diaz'a karsi ciktigi sahnenin, filmin sonlarinda abisi general olduktan kelli milletin karisi ve topragina göz diktiginde fernandaz'e karsi gerceklesmesi ve zapata'nin "ben naaabiyorum laaagn" diyerek kendine gelmesi cidden hos bir sahnedir...
karisina el koyulan köylünün, zapata'nin abisini öldürdügü sahnede "savasta ölmedi ki, onu bir general olarak gömelim" dediginde neredeyse cosup "he he heeeyyt!" diyecektim.
zapata öldürüldügündeyse kurulan su cümle aslinda halk önderlerinin ölülerinin bazen dirilerinin önüne gectigini anlatiyor;
"bazen bir ölü, bir diriden daha beter bir düsmandir!"
-ve kimse, halki zapata'nin öldügüne inandiramaz...
5 Şubat 2010 Cuma
türkceye cevirisine hayran kaldigim: esaretin bedeli
Gönderen aksamdan kalma corba zaman: 21:54 0 benim de söyleyeceklerim var
bu filmi izlemeyen kaldi mi?
4 Şubat 2010 Perşembe
cocuklugumdan beyaz perdeye firlayan kahraman; sherlock holmes
Gönderen aksamdan kalma corba zaman: 08:46 0 benim de söyleyeceklerim var
evet, tabii ki farkindayim ilk defa piyasaya sürülmüyor sherlock holmes hikayeleri. biz, ilk defa bu uzun ince bey'in kafasinda melon sapkasi ile ortalarda dolandigina sahitlik etmiyoruz; ama neredeyse en yeni varyetesinin bile üzerinden 20 yil gecmis...sherlock holmes hikâyeleri tozlu raflarda yerini aldi derken, guy ritchie bize bunun hic de öyle olmadigini gösteriyor.
analitik düsünmesi, zekâsi, cilginliklari ve ingiliz espri anlayisindan uzaklasan mizahi yönüyle sherlock holmes, 2009 damgali filmiyle kendini yeni yetme maceracilara sevdiriyor. stephen king'in janjanli büyülü kitaplarindan ve onlardan esinlenen filmlerinden ortaya cikan kocaman bir gerilim dünyasinin icine dogmus bireyler olarak, su siralar vizyondaki yunan tanrilari ve insan arasinaki bitmeyen savaslar temali filmlerin yaninda; analitik düsünmenin, bilimin ve zekânin öne cikarildigi bir ana(sherlock holmes), iki yan(dr, watson, irene adler) karakterin arz-i endam ettigi film cölde su gibi desem, yalan olmaz.
mistizmin 2009 yili sonundan itibaren hayatimiza cöreklenmisligini göz ardi edemeyiz. 2012 filminden tutun da avatar'a ordan olympos'daki hirsizlar'a ve dr. parnassus'un hayal gücü'ne uzanan genis bir yelpazede önümüze sürekli "akil ile aciklanamayacak olaylar" ile bezeli filmler getiriliyor. ben, bunlari egale eden bir sherlock holmes'ü izlemeye bayildim!
birkere yönetmenini tebrik etmek gerekiyor, dr. watson karakterine jude law gibi bir adami yerlestirmek cok güzel olmus. belki bir on yas daha üzerine eklemis olsaydik, sherlock olarak da johnny depp'i görürdük...kim bilir? ama ona olan hevesimizi alice'in harikalar diyari macerasina sakladik-onu da dört degil öndört gözle bekledigimi söyleyeyim inceden-
robert downey jr. ise, rolüne cuk oturmus. bu filmde kimse fazladan, kimse eksikten yer almiyor. bu konuda tereddütünüz olmasin.
filmin örgüsünde, kara büyü-ritüel vesaire gibi hadiselerin nasil koca koca güruhlari etki altina almak icin kullanildigina deginilmis. bunlarin hepsinin iyi gören gözleri icin "mantikli" bir aciklamasi olacagina vurguda bulunulmus. sonuc olarak sherlock abimiz tüm dügümleri analitik düsünme yapisi, hayret edilecek keskinlikteki dikkati ve umursamazliginin icindeki koca umursarligi ile cözümlüyor. film boyunca bir insanin kiskanclik, sorumsuzluk, icki, asiri derecede tütün kullanimi (kitapta kokain ve morfin de kullanir kendisi) habis huylarina ragmen bi' noktada duygusala baglayan bir sherlock izliyoruz.
su dakikadan sonra söylenecek her sey spoiler'a girer.
bu filme gittiginizde güldügünüzü, aksiyonun alâsini yasadiginizi, romantizmden bir parca yakaniza taktiginizi ve "akliniza sastiginizi" görüyorsunuz. tabii ki holmes'un romanlardaki kötücül ikizi olan profesör moriarty de isin icinde. onsuz olur mu? yüzünün karanliklarda kaldigi bu dehset akla sahip, holmes'u etkilemeyi basaran kadini dahi avucunun icine almis olan bu adam ile maceranin ileriki dönemlerde de devam edecegini düsünüyorum. o kadar roman yazildi, hikâye anlatildi...devam ettirin be, n'olmus?!
sir arthur conan doyle'nin yarattigi bu karakterin edgar allan poe'nun bir romanindan esinlenerek ortaya ciktigini söylemekte faide var. ayrica robert downey de 2009 senesi sonunda "poe" isimli bir filmde oynamaya baslamisti. 2012'de karsimiza cikacakmis bu film de. hos tesadüf, ne diyeyim:)
az kaldi en önemli buldugum noktayi unutuyordum...
bu filmin müzikleri var abi...bu filmin müzikleri var. hans zimmer yapmis ve öyle güzel yapmis ki, sizi sahneden sahneye sürüklerken cosuyorsunuz. öyle böyle degil.
cekim tekniginden müzigine, ordan kostümüne, ordan örgüsüne...ben filmi cok begendim. sadece 2 oscar'a aday gösterilmesini de kiniyorum ayrica. ammvelakin bu oscar'lardan biri müzik icin hans zimmer'ya gidecekmis. gitmezse topsun akademi. zaten sevmiyorum seni!
dipnot, gözüme ilisen bir adet bilgiyi verecegim...spoiler da kullanmis olacagim lâkin...
blackwood'un milleti gazladigi mekanda oturdugu koltugun üzerindeki isleme yazi neden ibraniceydi? ayiptir lan...yoksa tüm kötülükler israil'den mi geliyor demeye calisiyorsunuz ksdjnfdjnf. hic sanmam...ama o neydi alla'sen?!
son olarak...nedir bu kargalarin sizden cektigi!
(aklimda bi' sey daha vardi; ama unutmusum:/)
BU FiLM SiNEMADA iZLENiR...
21 Ocak 2010 Perşembe
ve huzurlarinizda fatih akin'in son otlu filmi; soul kitchen!
Gönderen aksamdan kalma corba zaman: 18:04 2 benim de söyleyeceklerim varbak, pixar önüme ne koysa yirim. yani onlarin animasyonlari benim icin das kapital gibi bir sey. acar acar okurum, okur okur ibret alirim. (su aralar okudugu kitap "dünya sendikal hareketinde iki karsit cizgi" olan bir insanevladiyim ben)
fatih akin da, zeki demirkubuz gibi (c blok'u saymaz isek), bayilarak izledigim yönetmenlerden biridir. belki de bu aylim baylim olmamin sebebi, adamin filmini yaptigi yerlerde yasiyor/yasamis olmam. bilemiyorum.
türkiye'den baska memleket görmemis birinin fatih akin'in gegen die wand
filmini yahut da im juli'yi (yine bu ask filmi kategorisinden yirtiyor), atiyorum senaryosunu yazdigi kebap connection'i ve bu son filmi soul kitchen'i anlamasini beklemiyorum. bu kadar da beklentilerimi düsük tutuyorum.
fatih akin almanya günlügü tutan bir yönetmen. cok da güzel yapiyor bunu. auf der anderen seite ve crossing the bridge gibi yapimlar dünya sinemasina cesitli perspektiflerden mâl olabilirler belki; ama ne olursa olsun...gegen die wand olamayacaklardir benim gözümde.
neysem fatih akin övmeyi bir kenariya birakip filme gelelim...
yönetmen filmin hakkinda "heimatfilm" demis...yani ne? "evimin köyümün filmini yabdim"
fatih bey, soul kitchen'in kendi kisisel sinema tarihi icinde son "böyle" filmi oldugunu söylemis. artik baba oluyormus, daha ciddi isler yapacakmis. her filmde cigarayi cogh süper gibi bir sey gösteren sensin. ben onsuz da keyf alirdim o filmden. aferin mi diyeyim yani?
oysa ki cok keyifli film. müzikleri icin cocugunu kesecek insanlar taniyorum. film bittiginde "vuu beybi, hadi gidip bi diskoda sabaha kadar boogie yapalim" deme ihtiyaci hissettim.
yönetmenlik hadisesinde, bence cektigi filmlerin kategorileri baz alindiginda dünya klasmaninda yarisabilecek bir ademoglu olan fatih akin'in "harika" bir is cikardigini söylüyorum. karelerin icine dalasiniz geliyor.
"hey man! du hast das finanzamt gefick" in yarim saat sonrasi "er hat das finanzamt gefickt und es ihn" repliginin gelmesi ise hos olmus djksnd. memnunum.
hikâyesinde illâ ki gercekci olmayan bir iki nokta da var. olsun. cani sagolsun.
st. pauli reklamiyla yine tavrini ortaya koydun be aslanim fatih!
bülent abimizin kendini oynadigi (piskopat yani ehuee), moritz abimizin köfte dudaklariyla arz-i endam eyledigi, hatunlarin da bence bemece oldugu yapimi izleyiniz. begenmezseniz, begenmezsiniz. nedir?
ricky- bir kuguya dönüsen bebegin sacma hikâyesi
Gönderen aksamdan kalma corba zaman: 16:22 0 benim de söyleyeceklerim varhayatimda izledigim en sacma filmlerden biriydi. the curious case of benjamin button bile daha az yadirganmisti tarafimdan (evet, ben sevemedim o filmi)
gayet normal bir ailenin, gayet normal bir cocugu dünyaya geliyor saniliyor ve bebek altinci ayinda falan böyle bi kanatlar cikariyor dsklfnkf. abi bebegin kanatlari var ve melek degil. bildigin kanatli ama beyaz degil kanatlar. gerci sonra beyazlasti da, aynisi kugularda da oluyor.
ayrica mastürbasyon yapan bir anneyi görmeye alisik degil gözlerimiz. cekin onu ordan!!!1
anladigim su ki, filmin sonunda anne-üveybaba-cocuk üclemesiyle birlikte "aslinda bizim bir cocugumuz var ve ricky de ucup gitti(yaban ördegi gibi kdjfnjd) bizim melegimiz, iste bu kizimiz" denmeye calisilmis.
sonunda kizceyiz üvey babaya alisir falan.
o kadar begenmedim ki filmi, bu kadar olur. sadece veled cok tatli. seker mi seker. yirim lan onun o yanaklarini.
izlemeyin. buna berlinale'de gecen sene ödül mü vermisler ne? sastim kaldim.
adam; two strangers, one a little bit stranger than the other
Gönderen aksamdan kalma corba zaman: 13:54 0 benim de söyleyeceklerim varson dönemde izledigim en keyifli amerikan filmlerinden biri oldugu kesin. sanirim realizme takmis durumdayim. bir filmde gercek hayata dair ne kadar cok nokta bulursam, onu o kadar seviyorum.
adam, asperger sendromu olan bir adam. kafasi dehset seylere calisan bir elektronik mühendisi.
film, babasinin ölümüyle yalniz kalan adam'in hayatina giren beth ile basliyor. forrest gumb ile benzesen yeri de saniyorum ki onunla devam etmeyisi - ya da onun parcasi olan bir seyle...
karsinizda, duygularinizi anlamayan, direkt söylemediginiz takdirde imânizi cakozlamayan biri olsaydi ne yapardiniz?
mesela sevgilinizle kavga ettiniz diyelim...onun sözlerinin altindaki mânâyi cözemiyorsunuz. size ak diyorsa ak, kara diyorsa kara...haylice zor.
beth cocuk kitabi yazmak istiyor ve adam onun icin neticede bulunmaz bir kaynak oluyor.
filmin, kücük prens ile baslamasi ise...apayri bir güzellik:)
"oraya ait degildiler; ama bir sekilde oradaydilar iste"
welcome - yabanci seni buralarda istemiyoruz
Gönderen aksamdan kalma corba zaman: 12:02 0 benim de söyleyeceklerim varaslinda yaptigimiz bi' yerde ayip ya hu. para verilip izlenmesi gereken filmleri online izliyoruz. vakti bununla geciriyoruz. ben mesela, bir yandan ders calisiyor bir yandan da canimin sikildigini anladigim vakit gunlukfilm'e sardiriyorum.
favori cubugum resmen "aa, sunu da bir izleyeyim" dedigim filmlerle dolmus, tasmis durumda. gerci dün üc adedinin canina okudum, sirasiyla gideriz. hem gecen seferden kalma, sinema keyfim olan soul kitchen'i yazmamisim...arada bir de sinemada did you hear about the morgans? i izledim; ama o filmde pek deginilecek bir sey oldugunu sanmiyorum. onun icin onu es gececek olma ihtimalim yüksek :)
neyse, gelelim welcome'a. ben bu teknikte cekilen filmlere bayiliyorum sanirim. müzik, -görece- az replik...daha cok görüntü ve duygularin görüntülere yansimasi.
hikâyesi, biraz siradisi bir iltica/mülteci hikâyesi. 17 yasindaki, irak kürdistan'indan sevdigi kiz, manchester united ve ailesine para göndermek hevesiyle yürüyerek(evet, yürüyerek) fransa'ya kadar gelmis bir gencin, ordan ingiltere'ye gecme cabasini anlatiyor. kiz, babasinin onlari yanina almasiyla ingiltere'ye tasinmak zorunda kalmis.
fransada, limanda yasayan illegal göcmenlerin hayatlarina söyle bir bakmamizi sagliyor. limandan tirlarin icine saklanarak, kafalarina gecirilmis posetlerle ölüm kalim mücadelesine dönüsmüs seyahatler. insan kacakciligi...
bu mültecilere yardimda bulunmaya calisanlarin "suc" islemesi. mültecilerin banyo yapmak icin bir yerler aramasi...alisveris merkezlerine sokulmamalari. kisacasi onlari yok sayma, kafadan hirsiz/ugursuz gözüyle bakma.
aski ugruna mans denizini yüzerek gecmeye niyetlenen bir genc. ona kol kanat geren ve yüzme ögretmeni olan adamin ayrildigi karisina "o sevgilisi ugruna dört bin kilometre yol gelmis ve simdi bir denizi gecmek istiyor. bense sen giderken karsi caddeye bile gecememistim" demesi...irakli sevgilinin zorla kuzeniyle evlenecek olmasi...
ic burkan birsürü detayi var vefakat suluzirtlak degil. belli bir gerceklik cercevesinde olup bitiyor her sey.
kenariya not alin. izleyin derim.
ps: irakli kürt genci oynayan cocuk türkiye kürtlerinden anladigim kadariyla. hakeza sevgilisi mina da kardesi falan saniyorum ki.
17 Ocak 2010 Pazar
cehennemin altin anahtari...
Gönderen aksamdan kalma corba zaman: 16:12 0 benim de söyleyeceklerim var
"...
şeytan,-durmak bilmez- girdi kanlarına, oynunu etti, kandırdı havva’yı.
adem yedi elmayı.
tanrı kovdu cennetinden adem ile havva’yı.
ve işledi erkeğin bedenine bu asiliğin nişanını.
o günden sonradır, ademoğullarının boğazına bir elma düğümlendi.
'yutkundukça haram bu' dedi indi çıktı.
kursağa hiç giremedi.
adına 'adem elması' dediler.
kadın da, pişmanlığındandır belki, sevip okşadı adem’in elmasını."
***
Böyle oldu insan derler, insan insan olunca...Yanisi cennetten kovulunca, bir ihtimal cehennem düştü payına.
Şeytan, cehennemin altın anahtarını cins-i lâtifin narin parmaklarının arasına bıraktı. Kulağına fısıldadığı şu olmalıydı "Sev onu, aşık ol ona. Aşık oldukça günâha yanaşacaksın"
Kadın, güzel kadın...Kadın akıllı kadın...Aşıkken bir başka olan kadın. Aşıkken dünyadaki her şeyi bir kelâm ile terkedebilecek kadar deli olan kadın. Bir elinde su, bir elinde ateş ile gezen kadın.
Adem'in boğazına düğümlenen elmada kalmıştı gözü. Uykularına bulanmışken Adem, Adem derin soluklar alıp verirken hep ona baktı. Yutkundukça aşkı, yutkundukça günâhı gördü onda.
Aşığının kan tere battığı sevilerde gözünü önce gözüne dikti, sonra asırlara yenik düşmeyen, işlediği günâhın sanki aslında ödülmüşcesine ademinin boğazına kondurduğu ize baktı kısık gözleriyle ve sapladı dudaklarına dişlerini.
Onu cehennem limanlarına sade bu adam yanaştırabilirdi. Kadın demirledi. Kadın sevdi...
Gökten üç elma düşmüştü ta o zamanlar,
biri Adem'in boğazına takıldı kaldı,
diğeri Havva'nın ellerine cehennemin altın anahtarı ile bir düştü...Havva arkasına gizledi onu,
üçüncüsünü hikâyelerini anlatacaklara saklamışlardı. Hepimiz birer ısırık kopartırken baktık kendi ademlerimizin boğazına. Bir kere, bir kere daha günâha girmenin hesaplarını yaptık...
tekel iscisinin hakli mücadelesini destekliyorum!
Gönderen aksamdan kalma corba zaman: 15:42 0 benim de söyleyeceklerim var14 araliktan beri, ankara'da 12 bin iscinin kaderi icin eylemler düzenleniyor. 12 bin isci...dört ile carpsan 48 bin hayat.
basbakanimiz "onlar yetim hakki yiyorlar" dedi...isciler, kendi aralarinda topladiklari parayla "yetim hakki"ni iade ettiler...
kim bu yetim hakki yiyenler?
tütün/likör fabrikalari kapatilan isciler. bu iscilerin derdi ne peki de eylem yapiyorlar anacim? aralik ayinin yagmurlu günlerinde ankara gibi gece sogugu adami vuracak bir sehirde, neden her isleri gücleri bitmis gibi orda oturuyorlar? kadinlar neden "kadinlar burada, emine erdogan nerede" diye bagiriyorlar? polis neden onlara biber gazi sikti?
sorunun cevabi 4c olarak bilinen "gecici isci calistirma" kanunu.
bu kanunda neler mi var?
bu kanunda kölelikten baska bir sey yok!
-iscinin elinden sendikalasma hakki aliniyor.
-hasta oldugunda 2 günden sonrasinin ücreti ödenmiyor.
-karisi dogum yaptiginda alabildigi izin 3 gün ile sinirli. babasi öldügünde sadece 3 gün mazeret izni kullanabiliyor.
-8-17 mesaisinde calisiyor; ama eger "kendisine verilen görev" bitmemisse, onu bitirmekle yükümlü tutuluyor. fazla mesai söz konusu degil. calistigi saatlerin ücretleri ödenmiyor.
-tazminat gibi bir durum asla söz konusu degil.
-yilda en cok on ay calisilabiliyor.
-calistigi müddet boyunca sadece bu isi yapabiliyor. baska bir is yapmaya kalkarsa isten atiliyor...
-maaslari brüt olarak ögrenim durumuna göre 600-700-800 tl (2009)
ortalamaya vurunca, asgari ücretten daha düsük maasla calisan iscilerin bir tablosu ortaya cikiyor...
bugün 17 Ocak...bugün ankara'da yagmur yagiyor. bugün 500 otobüs ile türkiye'nin her yerinden isciler tekel iscisinin, sinifinin yaninda yer almak üzere oraya yagan yagmur gibi akti...
hak-is safini gösterdi ve hükümet yanlisi tavrini takindi.
isciler türk-is'i genel greve ikna etmek icin kürsüyü bile isgal ettiler.
tekel iscisi celiyle cocuguyla sogukta. bir aydir sözlesmesi fes edilmis insanlar var aralarinda...tekel iscisi, evine götürecegi ekmeginin derdinde ve biliyor ki ekmek, ancak onu kazananin eliyle geri alinabilir.
saygiyla selamliyorum tekel iscisini...yaninda durani, ona destek olani.
simdi kanatlarim olsa...ankara'ya ucsam, inan olsun, sevdicekten bir buse alir almaz elinden tutup o iscilerin arasina karisirim...
yolu acik olsun tekel iscisinin. kazanimlari, ögrendikleri yolumuzu acsin.
8 Ocak 2010 Cuma
moon: görsel sölensiz bilim-kurgu nasil olur?
Gönderen aksamdan kalma corba zaman: 11:51 0 benim de söyleyeceklerim var
sorunun cevabi filmde gizli. kediler ve kitaplar baglantisinda hakkinda dehset bir elestiri yapilmisti zaten. o günden sonra, bu filmi buldugum yerde izlemeye karar vermistim. iyi de yapmisim.
dün aksam günlerdir sekmelerin birinde "moon filmini izle" seklinde yer alan online izleme sürecine giristim.
filmin ay'da geciyor olmasi, tek kisilik bir kadro ve esas beyin bir bilgisayar ekseninde ilerleyisi, örgüsü...dehset olmus.
neredeyse "klon da olsa, insan insandir lan" diye sokaklara cikip bagirasiniz geliyor. bir insanin hayatiyla bu kadar oynanmaz ki canim!
neyse, eger ki bilim-kurgu filmlerini ve de felsefeyi ucundan azcik seviyorsaniz kacirmamalisiniz.
hatta buyrun size online izleme linki:
http://gunlukfilm.com/moon.html#more-5584
dün aksam günlerdir sekmelerin birinde "moon filmini izle" seklinde yer alan online izleme sürecine giristim.
filmin ay'da geciyor olmasi, tek kisilik bir kadro ve esas beyin bir bilgisayar ekseninde ilerleyisi, örgüsü...dehset olmus.
neredeyse "klon da olsa, insan insandir lan" diye sokaklara cikip bagirasiniz geliyor. bir insanin hayatiyla bu kadar oynanmaz ki canim!
neyse, eger ki bilim-kurgu filmlerini ve de felsefeyi ucundan azcik seviyorsaniz kacirmamalisiniz.
hatta buyrun size online izleme linki:
http://gunlukfilm.com/moon.html#more-5584
6 Ocak 2010 Çarşamba
iki dil, bir bavula sigar mi?
Gönderen aksamdan kalma corba zaman: 23:19 2 benim de söyleyeceklerim varcok soru soruyorum, siz de haklisiniz...sorularimin cevaplarini da alabilsem...ne âlâ...
günlükfilm'e söyle bir bakarken yüklediklerini gördüm. ne yazik ki torrent morrent gibi hadiselere dalmisligimin olmamasi, netbook'umun ekraninin kücücük olmasi gibi seyler beni film indirmek aliskanligindan uzak tuttu. sadece online izliyorum. yok eger online izlenmeyecek kadar kiymetliyse de sinemaya gidiyorum.
bu filmi sinemada izlemek icin neler vermezdim; ama öyle her film de gelmiyor buralara iste. ne vakit gelecegi de belli olmayan bu filmi, dumani üzerindeyken izlemeyi yegledim.
izlerken midemde bir bosluk hissettim. yumruk yemisim gibi canim acidi. bebekligimi es gecersek eger, güneydogu/dogu illerine gitmisligim ikiyi gecmez. kürtceden baska dil bilmeyen insanlari, ben istanbul'un tuzla semtinde tanidim. batman'dan göcen komsularimizin cocuklari tek kelime türkce bilmiyorlardi. komsu kadin da hakeza. okula giden 3 cocuk ve de kocasi biliyorlardi. anlasmak ne kadar da zor olmustu...
köyleri bosaltilmisti, zorla göc ettirilmislerdi. savip sattiklari üc bes kurus degerinde arsalarla evlerini almis, daha önceden civara yerlesmis akrabalarinin yanina gelmislerdi.
selman'i cok sevmistim ben...selman, apartmanimiza tasindiginda 4 yasindaydi. kepce kulaklari ve tok burnuyla cocuklarin icindeki gözdemdi o benim. hele hele annemin israri üzerine doktora götürdüklerinden sonra taktigi gözlük ile hepten "gözlüklü sirin" e benzemisti ve bu hâlini daha cok sever olmustum.
birer selman gördüm ben bu filmde karsimda...daha köylerinden, köklerinden koparilmamislardi. türkce konusan birsürü yasiti arasinda kendini kötü hissedecek biri yoktu aralarinda. "yabanci" olan ögretmendi. o da yabanciliginin farkinda degildi. topraklarin sahibi gibi hissediyordu aslinda kendini. 23 nisan egemenlik ve cocuk bayrami konulu kisimda yasananlar da bunun bir simgesiydi "cok sanslisiniz" diyordu ögretmen cografyanin cocuklarina.
sans, her sabah "ne mutlu türküm diyene" ile biten bir andi okumak miydi?sans, anasinin ak sütü gibi helâl bir dilde egitim görememek miydi yoksa?
yoksa sizin sans dediginiz, ne oldugunu bildigi hayvanin türkcesini söyleyemedigi icin "salak" damgasi yiyen cocuklarin düstügü hâl mi?
iki dil bir bavul, daha gidecek cok yolumuz oldugunun göstergesi aslinda. bir "ic ülke"nin varligini cocuklarin varligiyla gözümüze sokan bir belgesel film.
övgülerin hepsini hakediyor.
komando cohen'de...biz sadece dinleyerek ask pekistiriyoruz
Gönderen aksamdan kalma corba zaman: 22:54 0 benim de söyleyeceklerim variki hafta önce dernekten arakladigim 21 adet cd'nin icinde bir adet "field commander cohen" cd'si bulunmasi mucize kâbiline girebilir. bu dogaüstü adamin 1979 yilindaki turnesinden temiz kayitlarla elime gecmis olan bu güzide eseri ilk defa bugün dinleyebiliyorum. tabii ki icindeki parcalari muhtelif zaman ve yerlerde dinlemisligim mevcuttu vefakat böyle nirvana gibi bir albüm olmasi cok hos. belki de dance me to the end of love gibi kült bir parca icinde yok; ammavelakin "hey, that's no way to say goodbye", "lover, lover, lover" gibi dehset seyleri barindirmasi öpüp basa koyulasi.
kanada'dan cikip gelmis, tüm dünyaya mâl olmus bu ademoglunun "working for yankee dollar...drinking coca-cola" dedigi sarkisindan adini alan turne albümünü bir yerlerden bulun indirin. indirilmeli. herkesin tesadüfi bir sekilde birgün 21 cd bulabilecegini ve icinden bee-gees, pink floyd, gipsy king yaninda bir de cohen imzali bir seylerin cikabilecegini sanmiyorum:)
gelelim track list'e:
-field commander cohen
-the window
-the smokey life
-the gypsy's wife-lover, lover, lover
-het, that's no way to say goodbye
-the stranger song
-the guests
-memories
-why don't you try
-bird on the wire
-so long, marianne
***
bir link bulursaniz haber verirsiniz, belki buraya da ekleriz...ne bileyim :)
kücük prens, orada misin?
Gönderen aksamdan kalma corba zaman: 22:10 0 benim de söyleyeceklerim var
kücük prens sorulara cevap vermez. bunu ögrenmis olmamiz gerekiyordu ondan...o sorulari sorar ve aklina yatani unutmamak icin tekrar eder.
yetiskinler icin yazilmis, cocuk kitabi gibi duran bu cep kitabina ne muamelesi yapmali? bir felsefe basucu eseri mi? elestirel yaklasmali ama kesinlikle. her seyi alinip da "baba" edilmemeli.
evcillestirmek tanimina dikkat edilmeli diye düsünüyorum. ortada bir gercek var ki, o da yetiskinlerin hayal dünyasindan git gide uzaklastiklari. bunun aksini kanitlamak icin, homo ludens olusumu havai fiseklerle kutluyorum.
kücük prens gül'üne trip atmakta hakli miydi? bence evet. o kadar kiymet verdi. onun söylediklerini sorgulamadan yaptigi cok oldu ve öteki ona hic karsilik vermedi. -belki de bu noktada, onunla konusmasina izin vermek bile bir karsilik sayilabilirdi-gerci insan(!) nasil gül gibi bir cicegi sevebilir, bilmiyorum. belki kücük prens ömrüboyunca baobap agaclari yerine gülleri görseydi, bir baobap agacini gördügünde benzer hisleri yasayablirdi.
sonuc olarak, prensin "ona karsi sorumluluk duyuyorum." dedigi noktada hak verebildim sadece, yillar sonraki tekrar okuyusumda.
tilki'nin beklemek üzre söylediklerini yine kulagima küpe ettim...
size bir de online olarak istediginiz dillerde okumaniz icin linkini vereyim -acilis linki türkce velakin-;
http://www.odaha.com/antoine-de-saint-exupery/maly-princ/kucuk-prens
yetiskinler icin yazilmis, cocuk kitabi gibi duran bu cep kitabina ne muamelesi yapmali? bir felsefe basucu eseri mi? elestirel yaklasmali ama kesinlikle. her seyi alinip da "baba" edilmemeli.
evcillestirmek tanimina dikkat edilmeli diye düsünüyorum. ortada bir gercek var ki, o da yetiskinlerin hayal dünyasindan git gide uzaklastiklari. bunun aksini kanitlamak icin, homo ludens olusumu havai fiseklerle kutluyorum.
kücük prens gül'üne trip atmakta hakli miydi? bence evet. o kadar kiymet verdi. onun söylediklerini sorgulamadan yaptigi cok oldu ve öteki ona hic karsilik vermedi. -belki de bu noktada, onunla konusmasina izin vermek bile bir karsilik sayilabilirdi-gerci insan(!) nasil gül gibi bir cicegi sevebilir, bilmiyorum. belki kücük prens ömrüboyunca baobap agaclari yerine gülleri görseydi, bir baobap agacini gördügünde benzer hisleri yasayablirdi.
sonuc olarak, prensin "ona karsi sorumluluk duyuyorum." dedigi noktada hak verebildim sadece, yillar sonraki tekrar okuyusumda.
tilki'nin beklemek üzre söylediklerini yine kulagima küpe ettim...
size bir de online olarak istediginiz dillerde okumaniz icin linkini vereyim -acilis linki türkce velakin-;
http://www.odaha.com/antoine-de-saint-exupery/maly-princ/kucuk-prens
apâsk'Ima okumak icin dört gözle bekledigim seylerden biri...
3 Ocak 2010 Pazar
nerden gelmis ki bunlar?
Gönderen aksamdan kalma corba zaman: 17:25 0 benim de söyleyeceklerim var
simdi iki sey var...
birincisi, cifit carsisi...digeri de "haydan gelen huya gider"
öncelikle cifit carsisi;
cifit, yahudi demekmis. cifit carsisi da yahudi pazari ve bu tamlama yahudi pazarlarinin ne kadar karisik, düzensiz oldugunu belirtmek icin kullanilirmis.
simdi de benim odam icin bicilmis kaftan.
haydan gelen huya gider;
hay, ermenicede ermeni mânâsina gelirmis...hu da rum. osmanli döneminde haytalar ermenilerin esnaflarindan kestikleri haraci, rum'un meyhanesinde tükettiklerinden türemis bu da.
-bu bilgileri sunan arkadasa, selamlarimizi yolluyoruz-
birincisi, cifit carsisi...digeri de "haydan gelen huya gider"
öncelikle cifit carsisi;
cifit, yahudi demekmis. cifit carsisi da yahudi pazari ve bu tamlama yahudi pazarlarinin ne kadar karisik, düzensiz oldugunu belirtmek icin kullanilirmis.
simdi de benim odam icin bicilmis kaftan.
haydan gelen huya gider;
hay, ermenicede ermeni mânâsina gelirmis...hu da rum. osmanli döneminde haytalar ermenilerin esnaflarindan kestikleri haraci, rum'un meyhanesinde tükettiklerinden türemis bu da.
-bu bilgileri sunan arkadasa, selamlarimizi yolluyoruz-
gögü kucaklayip getirdim sana...
Gönderen aksamdan kalma corba zaman: 17:11 0 benim de söyleyeceklerim var
bir adam, disarida biraktigi birsürü seyin acisini duyumsar gögsünün sol yaninda. arkadaslarini özler, birlikte icilen sicak cayi, martinin cigligini, bir annenin ilik nefesini, bir babanin hirkasi altindaki resmini. bir kadin düser aklina. hepsine yansir yüzünün resmi. arkadaslarinda onu görür, inandiginda onu, annesinde, babasinda, martinin cigliginda o.
görüs günü...
kadin, saclarina bahari takip gelir adamin yanina. arkadaslarini getirir eteklerinde, annenin ilik nefesini tasir üzerinde. babanin seyiren gözleri, onun gözleri. dudaginin ucu bir parca marti. parmaklari zeytin, peynir ve cay.
"oy bana en yakin, oy bana en uzak yar"
tellerin ardindan koklar adam kadini. bir nefeste bitirecekmis gibi acilir burun kanatlari. kollarini olabildigine iki yana acmistir kadin varmazdan evvel yamacina adamin. sigdirabildigi kadar kucagina, gögü getirmistir adama.
simdi özgürlük -bir degil, o- kadinin sacindan ayagina uzanan bir ilkim kesfedilmek icin istah duyulan, dehset bir sekilde istenen, yazik ki erisilemeyen
görüs günü...
kadin, saclarina bahari takip gelir adamin yanina. arkadaslarini getirir eteklerinde, annenin ilik nefesini tasir üzerinde. babanin seyiren gözleri, onun gözleri. dudaginin ucu bir parca marti. parmaklari zeytin, peynir ve cay.
"oy bana en yakin, oy bana en uzak yar"
tellerin ardindan koklar adam kadini. bir nefeste bitirecekmis gibi acilir burun kanatlari. kollarini olabildigine iki yana acmistir kadin varmazdan evvel yamacina adamin. sigdirabildigi kadar kucagina, gögü getirmistir adama.
simdi özgürlük -bir degil, o- kadinin sacindan ayagina uzanan bir ilkim kesfedilmek icin istah duyulan, dehset bir sekilde istenen, yazik ki erisilemeyen
Kaydol:
Yorumlar (Atom)