13 Aralık 2009 Pazar

ne? oyun mu dedin? ben de varim!

2 benim de söyleyeceklerim var
Caput magnus confusus bir arkadasindan bulmus, ben de ondan gördüm! Homo ludens olarak da hemen atladim (atlamak)
***
Oyunun ismi "En Yakınımdaki Kitap"tı ve kuralları şöyleydi;
•Kendinize en yakın kitabı alın.
•Sayfa 56’yı açın. 5. cümleyi bulun.
•Cümleyi bu kurallar ile birlikte yayınlayın.
•En sevdiğiniz, en moda veya en entellektüel kitabı seçmeyin, en yakınınızdakini alın.

***

benim en yakinimdaki kitap radi fis'den "ben de halimce bedreddinem" ve 56. sayfanin besinci cümlesi su:
kayalar arasinda isikli serpentiler yayarak coskuyla akan dag irmagininhic dinmeyen ugultusu esliginde derbentci ona yedi bela timur'un karsisinda bile sunca ürkeklik göstermeyen bilge bir seyhten söz etti.

12 Aralık 2009 Cumartesi

serap eser'in ölümünün düsündürdükleri

0 benim de söyleyeceklerim var
ölümünün arkasindan annesinin söyledigi su sözlerle beynimde yer edecek ;

"cenazemi kimsenin propagandasina alet ettirmeyecegim. sizin caniniz benim canimdan daha cok yanabilir mi? o zaman susun!"

üzerinden politika yapilamayacak; ama tartisilabilecek bir hadise bu.

çok güzel, konuşulması...tartışılması harika. yalnız şu gündemde, tavşan doğuran dağ misali ortaya çıkan ikiyüzlü bir açılımın ertesinde ben bu kızcağızın ölümünün vebalini devlete yüklüyorum.
ya kendi elleriyle öldürdüler, ya da öldürülmesini sağlayacak koşulları yarattılar. şimdi bir cenaze üzerinden yine prim yapılıyor tartışmaları doğacak. hrant dink' in ölümünde de aynı oldu, ceylan' ın da ufuk'un da.

çocuklar ölüyor ya hu! çocuklar neden olduğunu bilmediğimiz bir savaş yüzünden ölüyorlar. ölmüyorlarmış gibi ölüyorlar hem de. gepgenç.

"götüne kodugumun orospu çocukları" demenin bir işe yaramadığını ne vakit öğrenecegiz? ne vakit başınızdakilerin bizi yolunacak kaz gördüğünü, bunların kirli politikalarına alet olduğumuzu, medyanın tekelinde sadece düşünmemiz isteneni düşündüğümüzü...
yapmayalım arkadaşlar şunu. güya biz ülkenin yazan, okuyan, düşünen azınlığındanız.
bu kadar mi cürmümüz? yapmayın...

dtp'nin kapatilmasi üzerine

0 benim de söyleyeceklerim var
dtp, türkiye siyasi tarihinde "kürt meselesi" yüzünden kapatılan onuncu parti. bunlardan türkiye birleşik komünist partisi, sosyalist parti, sosyalist türkiye partisi, demokrasi ve değişim partisi ile emek partisi(bunun işim hakkini geri verdiler bak sonra. davası düştü) "hep" geleneğinden gelmeyen partiler. tüzüklerinde "halkların kendi kaderlerini tayin hakki"nı savunduklarından meydana gelen birtakım davalarla kapatılmış durumdalar.

kararın hukuki boyutunu hukukçular tartışsın. sorunlu olduğunu zannetmiyorum. yanlış çıkılan bir yoldan doğru sonuçlar bekleyemezsiniz. bu anayasa ile böyle. seksen anayasası mı dedin, yüzde on baraj mı dedin, insan hakları mı dedin...öptüm güzelim.

kendi kapatılmaları söz konusuyken dtp'nin "nalıncı keseri gibi kendine yonttuğu" düşünülen; ama samimi olduğu "olası bir kapatılma kesinlikle demokratik değildir." söylemi hatırlanmalıdır.
siyasi parti kapatmanın antidemokratikliğine degimeyecegim. kendi nazarımda olayın "gelecek" etkisinden bahsedeceğim, o kadar. çünkü "önümüzdeki maçlara" bakma zamanı gelmiştir.

abdullah öcalan'in perşembe günü yapmış olduğu açıklamada "dtp kapatılırsa dünyanın sonu gelmez" demeye getirmesini unutmamak lazım. evet, dtp'den önce aynı gelenekten gelen kaç parti kapatılmış. nedir?
parti kapatma ile yapabilecekleriniz sınırlı. yalnız parti kapatmaya bir de siyasi yasaklama eklerseniz...işte orada niyetiniz "bunlar kendilerini toparlayana kadar..." ile başlayan plânlar yapmaktır. hele hele ahmet türk ve aysel tuğluk gibi iki insanın milletvekilliklerinin düşürülmesi ve siyasi yasakla cezalandırılması, yeni kurulacak partinin yüzleri olmalarını engellemektir. bunların dışında yasaklı 35 kisinin de parti kadrolarında açıktan yer almalarının önüne geçilmiş ve de siyasi kadro yaratma aşamasının uzaması istenmiştir.
bunu da bir kalem geçelim. mecliste şuan 19 bağımsız milletvekili oluyor parti kapatılınca ve ahmet türk ile aysel tugluk'un milletvekillikleri düşürülünce. 19 ile ne yapabilirsiniz? grup olamazsınız. yanı meclis içinde ciddi manada söz sahibi olamazsınız, komisyonlarda yer alamazsınız. size mecburi medyatik önem verilemez...vesaire vesaire.
ama ondokuz, yirmiden sadece bir sayı eksiktir. bu devrede yeni kurulacak bir partide yer alabileceğini açıklayan, takınacağı tavırla kürt sorununa karşı tutumunun samimiyeti belli olacak olan ufuk uras girer.
ufuk uras'ın kurucularından olduğu bir parti vücut bulursa, sine-i millete dönmek yerine yine 20 milletvekilli bir parti kurulur ve yine meclis içinde hak mücadelesine devam edilir.

bugün açısından, dtp'nin kapatılışını protesto etmek haklı bir tavırken, bunu hepten namus meselesi haline getirmek doğru değildir; çünkü buna gerek yok. gün karalar bağlama değil, yapılabileceğin en iyisini yapma günüdür.

dtp'nin kürt sorununun çözümünde "zaten bir şeyler yapamamış" bir kurum olduğunu ve tasfiyesini savunmak ise, olanı biteni görmemek/görmezden gelmek/gösterilene kanmaktan ötesi olamaz.
balık hafızalı bir millet olduğumuzdan ötürü, söyle bir göz gezdirmek lazım son beş yıla...ahmet türk'ün açıklamalarına, konuşturulmamasına, abdullah öcalan ve pkk nezdinde tüm bir kürt halkının üzerine gidilmesine ve son bir yılımızı kapsayan "açılım" tartışmalarına...
bu yol, türkiye'nin canı sıkıldığı için demokratikleşmesi ile değil, dtp'nin ve ilerici demokrat güçlerin çabalarıyla olmuştur. bu kadar kör olmayalım.

herneyse. amerika'dan daha bir ses çıkmadı. konuyu "değerlendiriyor"larmış.
"hukuki karardır, saygı duyuyoruz" repliği sadece türkiye'de dillere pelesenk olmuş durumda. milliyetçi güçler ile ordunun ekmeğine yağ sürmenin daniskası yaşananlar. hükümet ile sözde muhalefet ittifak etmişler, el ele kol kola "biz barış değil, savaş istiyoruz" çığlıkları atıyorlar.
sahiden, duymuyor musunuz?

11 Aralık 2009 Cuma

yetmis yasinda bir erkege asik olmak

0 benim de söyleyeceklerim var
hayir. ona askla bakiyorum. olaylari tahlil edisine, kibarligina, asaletine, espri yetenegine, yardimseverligine...
titreyen ellerinin inadina dengede tutmaya calistigi bükük cetvele takiliyor gözüm. o titremeyi es gecerek yapiyor isini. sinirlenmiyor, sabirli. hayat ona sabirli olmayi ögreteli cok olmus.
evli degil, bir cocugu yok. sanirim yok, sormadim. yasanmislik dolu kocaman mavi gözleri var. insanin yüzündeki organlar sürekli büyürmüs ya, gözler disinda. onun icin olacak kulaklari kocaman, burnu kocaman...
"ah biracayibkadin, seni görmek ne güzel!" diye bagiriyor geldigimde yamacina. sevdigi insanlar etrafina toplandiginda hep böyle gülen gözlerle ve tok sesiyle sesleniyor.
inatci. evet, inatci. kafasina koydugu bir seyi yapmamasinin önünde tek engel yok. onun yanindayken kendinizi huzurlu, degerli ve "baska" hissedebiliyorsunuz ve saniyorum ki bunu neredeyse istedigi herkese hissettirme becerisine sahip. uzun cümleler kuruyor. cümlesinin sonunu bekleyemeyecek kadar sabirsizsaniz, bu sizin sorununuz. oysa ki gercekten güzel seyler söylüyor.
bir keresinde bana "ne demek sevgilim yok? senin gibi güzel ve zeki bir kadinin nasil sevgilisi olmaz?..hmm...haklisin, zor saniyorum ki senin gibi biriyle basa cikmak. yaptiklarina saygi duyamayacak ve onlari desteklemeyeceklere prim verme zaten!...yoo, tabii ki niyetim sana yegenimi ayarlamak degil caniim..."


elinde gezdirdigi prosecco sisesini gülümseyerek "sana da bir bardak doldurayim mi, ha" diye uzatiyor. "biracayibkadin, sana nasil yardimci olabilirim? onunla konusurum ben. sen kendini hazir hissediyorsan, sene basindan itibaren. neden olmasin? tabii ki, yasin genc ve daha uzuun bir hayat var önünde. babana benzeyeceksin sanirim. ona benzemek istiyorsun, görüyorum; ama bence annenin de güclü özelliklerini almalisin. anlattiklarindan sizin evin en güclü insaninin annen oldugunu görebiliyorum. annen olmasaydi, böyle bir aile olmazdiniz. baban, evet. baban cok zeki bir adam olmali. buna inaniyorum. annenden zeki oldugunu da söyleyebilirim hatta...ama annen, evinizin diregi kesinlikle o. senin icin simdilik iki yil boyunca ordan oraya sürüklenmek sorun degil. ama nasil yerlesikleseceksin? ne? yerlesik olmak istemiyor musun? ah, cocugum. benden cok gencsin...asik olacaksin, evleneceksin ve cocuklarin olacak. buna bahse girerim ki cocuklarin olacak. o zaman sabit bir yere ihtiyac duyacaksin. bunu sana yakistiriyorum da üstelik. bu hareketten kopman anlamina gelmez ki...hem sen olmasaydin, bunca isi nasil basaracaktik? sen olmalisin...seni dinliyor kadinlar. kendini dinletiyorsun. görüyorum. bu cok güzel bir özellik"

either...sana asigim. bunu söylemek isterdim yüzüne; ama biliyorum ki ciddiye almayacaksin beni. oysa ki bir insana karsi hissedilebilecek en güzel duygulardan birini sana karsi besliyorum. dedem olsan, gurur duyardim seninle, babam olsan her hâlini örnak alirdim sanirim...30 yas kadar genc olsan...senin olmak icin neler vermezdim...

9 Aralık 2009 Çarşamba

nadas

0 benim de söyleyeceklerim var

"seni özledigimi anladim"
dedi kadin. pis ikili iliskilerden burnunu cikartip derin nefes alabildigi zamanlardaki ilk cümlesiydi bu kendi kendine kurdugu.

"yanlis yapiyorsun"
dedi kadin yine kendine. "ama baska nasil yapilir, onu da bilmiyorsun.
üzülyorum bazen senin icin. üzüleceksin. dizlerindeki yaralarin acilacak yeniden. tuzu yakacak gözyaslarinin pihtilasmis kan arasindaki kizil derini."

"rahat birakmiyorlar"
bir baska cümlesiydi kadinin. nadasa birakmak istiyordu kendini. yenilenmenin ilk kosulu da buydu.

"ama ona karsi sorumluluk duyuyorum. ya bir sey olursa"
diye endiselendi sonra. hep baskalarini düsünmek zorunda olmanin verdigi yük agirlastirdi omuzlarini.

"ona sarilmayi özledim"
diye itiraf etti bir de. sicacik bir sarilmaydi aklinin yaylasindan o anda gecen. kelimesiz konusmaydi belki de. karadelik de olabilirdi. zaman bükülürdü, gecmis silinirdi. bosluk cikardi. sadece sarilma vardi o boslukta.

"peki berikinin canini yakabilecek misin?"
sorusuydu kendisine. cevabini bilmiyordu. beriki belki de zaten ilgilenmiyordu olan bitenle derinlemesine. o da kendi capinda bir yorgundu. o da belki nadastaydi kendince.

"seni özledim derken...yalan mi söyledim? yalan mi söyledi?"
kafasini sorular kurcaladi simdi. hayat gereksiz yere zorlasiyordu.

nadas bu degildi. nadas sessizlikti. nadas topragin kendince suda dövülmesi, buzda asinmasi ve bahar geldiginde yesil otlara evini acmasiydi. kendiyle basbasa kalmasiydi isin özünde. ne yeserecek basak, ne sökülecek burcak olacakti gövdesinde. cani yanmayacakti, yeni can yanmalarina hazir hâle gelene degin.

bunu bile beceremiyordu iste. barikatlari kuran kendi üstelik de.
daha yapilacak cok is vardi oysa. "tut ucundan birakma" diyordu bir baskasi. ucuna tutunacak yalanci seylere ihtiyaci yoktu. gercekler vardi somut ve sevimsiz; ama gercektiler. onlarla bir seyler düzelebilirdi.

basip gitmek gerektigini düsündü bir an. sonra en dogrusunun kalmak oldugunu anladi. giderek sorun cözülmeyecekti hic. evet, yapilacak cok is vardi. kacilmazdi.
isler acilarini ve kaygilarini unuttururlardi belki. denemek gerekti.
deneyecek...
-ecek, -acak kipinde yasiyordu lâkin hayati.
buna da bir care bulmak gerek...

"simdiki zamana en kestirme yol neresi?"

gustavo dudamel

0 benim de söyleyeceklerim var
"ne zaman ki sanat her cocugun ulasabilecegi bir sey haline gelecek; o zaman dünya bambaska bir yer olacak...müzigi ele alalim mesela; onu ellerinizle tutamazsiniz. sadece duyar ve hissedersiniz. ve hissetmek sizi duygusal yapar. duygusal bir insan, sanilanin aksine kararlarini verirken daha sagduyuludur. ihtiyacimiz olan da budur"

ormanda ölüm yokmus

0 benim de söyleyeceklerim var

-yaseminmiscesine'den eminmiscesine'ye, bir ithaf yazisi-

ilk on sayfasinda belki, demir gibi kaldiginiz bir roman latife tekin ormanda ölüm yokmus'u. sayfalarda ilerlerken kendinizi romana alistirmaya, iki üc günlük bir sergüzeste kendinizi katmaya calisiyorsunuz. aslinda anlatilan, bir yerde, sizin belirsiz hikâyeniz. sonrasinda bir bakmissiniz ki, ortasindan bir yerden sizin oluveren diyaloglar bütününü bitirivermissiniz. biten yok. son-siz.

emin, yasemin'in kaburga kemiginden yaratilmis bu sefer. isimler itina ile secilmis. terkedilmis bir liman olan gece, ,özenilen ve sevilen yurt, varligi aranan zümrüt.

"hmm" denilen yerlerinden haddinden fazla bir kuple, bir cok spoiler:


yataktan zihin ve yürek yorgunluguyla kalkmak yasama katilmak istegini köreltiyordu. kacinilmaz bir bicimde yalnizlasmisti, ama buna karsilik, gündelik karmasanin ugultusundan siyrilip öyle bir dinlignlige kavusmustu ki, sonunda icinde yeniden sessiz dünyanin bir parcasi oldugu eski zamanlarin ruhu dolmustu. tümüyle ümidini yitirerek her seyin, herkesin uzagina cekildiginde taze bir hava sarip sarmalamisti onu. artik uykularinda gündüzden yansiyan görüntülere cocuk akliyla bakip bütün bunlari gözlerim kapaliyken görebildigime göre, kafamin icinde isik olmali, günes isigi insanin beynine isliyor demek ki diye düsünüyordu.(s. 5)

***
bizimki kadina tutuldu. kadin disar cikip seviyor, oksuyor bunu, iceri aliyor, apartmanin girisinde oynasiyorlar, sonra kadin eve kaciyor, camdan bir seyler atiyor yasar'a, ip sarkitiyor, kagit toplar firlatiyor önüne, deliriyor hayvan, sonra yüzüne cekiveriyor perdeyi, yasar üzgün huzursuz dönüp dolaniyor camin altinda.(s.11)

***

emin'in güzel olani görmek ve göstermek icin dünyaya gelmis oldugunua inandigi halde yaptiklari karsisinda garip duygulara kapiliyordu.(s.15)

***

hic ama hic benzemezken nasil bu kadar iyi gecinebildiklerini anlamiyordu.(s.20)

***

kibarlikla sahtekârlik arasinda nasil ince bir cizgi, belirsiz bir sinir varsa, bir insani teselli etme cabasi da benzer bir tehlike tasiyordu. farkinda olmayarak karsimizdakinin üzünsütünden yararlanma havasina girebiliyorduk.(s.29)

***
"sıkıldım bu söz yarisindan yasemin," dedi, "böyle konusmak beni yoruyor, akil istemiyorum, hele parlak akil hic istemiyorum." (s.40)

***

"böyle düsünceden düsünceye kostugun icin bastigin yeri göremiyorsun, yasemin susup baksana suraya"(s.49)

***
"...isigi(âsik adamin icine dolan isik) kendinde tutmak istiyorsan, isigin dogasina uygun davranman gerekiyor, kesinlikle bunu cakabilenler olmustur, olacaktir da, tabii bunu anlamak isin önemli bir kismi ama asil, daha önceki varolus biciminden siyrilmayi göze alabilecek kadar korkusuzsan eger, bu sans sana gülüyor, karanlik tümüyla aklindan silinip gider o zaman." (s. 57)

***
emin, yonttugu dali elinden attigi gibi sirtini dönüp yamactan asagi söylenerek inmeye basladi. yasemin'in her seyi anlama, aciklama cabasi onu öyle üzüyor, yoruyordu ki... (s.68)

***
-zümrüt sana geri dönecek diye ummuyorsun yani, yöle mi? bunu benden gizlemeye calisiyorsun sanki.
+yaniliyorsun, bitti o is, kesip attim, kendi göz zevkim icin.(s.83)

***
"simdi söyle bana, tam düsecekken ben bu bardagi utarim mi demek istiyorsun?(...)
al su bardagi önüne koy, masanin ortasinda dursun, hem kendini hem beni huzursuz ediyorsun..." (s. 89)

***
"bir sabah benim evde uyandik...sabahin karanliginda, ben zümrüt'ün benden bekledigi seyi anladim, masada, geceden yarim biraktigim bir is kalmisti, kalkip calismaya basladim, bir kahve iceyim dedim, yataktan bana bakiyor...dogruldum söyle, mutfaga gitmek icin, o yana bir hamle yapipi döndüm, kalemi alip bir sey düzelltim, iki saniye ama, bana baktigini fark ettim, kolunu sirtini gördüm önce, birbirimize gülümsedik, nasil memnunun, isime takildigimi gördü ya, cok mutlu oldu, o an cok önemliydi, hep öyle olabilseydim devam edecektik biz, ben bunu hissettim, iki saniye icinde, suratindan anladim bunu, dönüp isime baktim, bir düzeltme yaptim alt tarafi yaptigim seyin onun icin anlami suydu, bir dis haya, bizim beraberligimizle sürüp gidebilirmis gibi geldi ona, istedigi sey buydu, askimiza da bir sey olmaz, o an bir zafer kazanmis gibi oldu, ugrasirsa kafami böyle bir seye yatirabilir, bunu becerebildigini düsündü, öyle sandi, o kadar sevindi ki...ne düzelttim, ne yaptim orda? iki saniye, isime baktim...bir saniye de döndüm onun yüzüne baktim, katiyen de aramizda konusulmadi bu, ben sadece onun yüzünde benden bekledigi seyi gördüm, o kadar ve, asla...belki de inat olsun diye yanasmadim buna."(s.106)

***
-öyle yanlis kadinlar seciyorsun ki, seni teselli edemiyorum, artistler, oyuncular...seyredilmeye bir türlü doyamayan kadinlar demiyorum bak, üzüldügün icin midir nedir, sana dokunakli mi geliyorlardi, onlara aciyor muydun bilemiyorum, seni ceken onlarin yalan dünyasi miydi?
+safliklari belki de, hizla degismeleri, sahnede cocuk gibi oluyorlar- (s.107)

***
+oysa zümrüt'e bizim arkadasligimizi anlatirken acikladigin bir sey vardi, iliskimizin karsilikli olarak birbirimizi kadin ve erkek olmaktan cikarmak üzerine kurulu oldugunu söylemistin ona, cocuksu bir ses tonu tutturup her seyi öyle safca konusa konusa birbirimizi özgürlestirdik, diyordun...simdi karsilikli ic dökmeye baslarsak bu noktadan geri adim atmis olmayacak miyiz? sunu da bil ki, daha önce böyle bakmamistim ama sen de insanlarin arasina dönelim demeye basladin ya, kafamda bir sey netlesti, gece'yle de zümrüt'le de iliskim ayni nedenle bozuldu, olmayan sey ayniydi diye görüyorum simdi, kadinlar erkekleri kalabaliklarin icine cekmek istiyor hep, bu huy sende de var, kendilerini baskalarina gösterme hevesinden midir nedir, görünmek zorundalar, kadinlar icin cok önemli bir sey bu, ortalikta dolanip illa görünecekler
- yani, emin, ben sana icimdeki üzüntüyü acarsam iliskimiz bozulacak mi demek istiyorsun? beni kadin olmaya kalkmakla mi sucluyorsun simdi? ormanda dolasmaktan korktugumu söylerken sen de pek bir erkek olup bozgunculuk ediyorsun öyleyse... (s.118)

***

"yalnizca konusabiliyorum emin(...)bizim sevimsiz buldugumuz tüm insanlarin kesin görüsleri vardi tipki onlar gibi oldun, sana göre bizim durumumuzda olan kimselerin gidebilecegi tek yer orman...(...) kalabaliga karismaktan baska caremiz yok, hosumuza gitsin gitmesin, insanlarin arasina dönmemiz gerekecek(...) cünkü insan insandan güc aliyor bence(...) bana artik neden tanri degilim diye dertleniyormussun gibi geliyor...ama dertlen istedigin kadar...kus bile, böcek bile olamazsin, insansin iste, kabul etmen gerekir bunu(...)düsünsene, ölmüs yapraklari duvara igneliyorsun, ama insan insani soluguyla, sesiyle diriltebilir, ya da bakisiyla(...) insan, yaninda baska bir insan yoksa bir seye güzel bile diyemiyor, kesinlikle söylemiyor bunu, baska varliklara iyi ya da kötü bir anlam verebilmek icin bile yaninda bir insan olmasi gerekiyor(...)düsünsene, insan kapisina niye zil takar, yalnizca biri geldiginde haberi olsun die degil herhalde, ayni zamanda bir insanin kapisindan iceri girmesini istedigi icin yapar bunu, degil mi?/insan mucize bekledigi icin kapisina zil takar, yalnizca insan beklemekle ilgili bir sey degildir bu/ ama kendi basimiza mucizeyi ne yapalim ki?(s. 118- 122)

***

+elbette buna laf etmesen olacakti, öyle dolasiyoruz surda, ne var büyütecek?
- büyüten sensin, cünkü öyle dolasmayan da sensin. ben artik normal yürüyemiyorum burda, sanki agaclar bizi seyrediyor, senin yüzünden icimde onlara kendimizi güzel göstermeye calisiyormusuz gibi bir duygu olustu, farkinda misin, biz aslinda kalabaliga coktan karistik bile, dallar calilar toplulugu...halimiz ne hos ama...ormanda sahneye cikmisiz gibi...alttan alttan dikenlere, kozalaklara nasil göründügümüzle ilgilenir bir havaya girdik burda...yapraklar bizden daha önemli oldu, sen demiyor muydun, asiklar bir yerde üc günden fazla durmamalidir diye?
+canim, agaclarin ne sucu var, biz dayaniksiz ciktik, büyüsünü bozduk isin (s. 123-124)

***
"evet ama emin, sen de agaclarin arasinda akilsizca yitip gitmek istiyorsun...ben senin kendini kaybetme arzuna taniklik edecek yürekliligi gösterebiliyorum ormanda adim adim izledim seni, anladiklarim bana yeter, anladiklarim neyse, ise yarasin istiyorum, neden bir hayatim olmasin? geri dönüp cabalarsam senin beni izleyecek, sayiklamalarimi dinleyecek cesaretin olacak mi? senin arzularin, sevgilimin önümde actigi yol...hicbirisi benim degil bunlarin, hayatim yeterince kesintiye ugradi" (s. 127)

***
(aslinda 122-128 arasi her sey)

***

-bir kez kirildin diye, dünyada en önemli seydir dedigin aski kalbine mi gömeceksin, belki düsledigin gibi, seninle yola cikacak bir kadin vardir, o kadini aramaktan neden vazgeciyorsun?
+yok gelmezler abi, unut...tek tük cikiyor böyleleri de...bana rastlamadi.(s. 130-131)

***

"insan yalnizlik denen seye bir basina gömülmeli"(...)sonra yüreginin derinlerinde bir yerde, yasemin'e hak verdi. (s. 138)

***

animsamak da böyledir.(...) yasemin'in rüyasinda gördügü gibi, insan unutamadigi icin ölür. (s. 157)
[baglanti]
yasemin cit cikarmadan basindan sonuna susup dinledi onu. yalnizca bir noktada dayanamayip "ama emin, neden bu ölümle ilgili olsun ki, yani bir adresi de animsariz ve yolumuzu buluruz degil mi?" dedi (...) bu demekti ki, durum ne kadar kötüyse, yasemin o ölcüde hafif oluyor. (s.161)

***
"hayir, yapacagin sey sana asagilik bir is gibi görünüyordu...ruhumu pislemeden nasil siyrilirim bundan diye düsündün, icindeki kötü duyguyu bana aktarmak istedin, zaten sürekli yaptigin bu, farkinda olup olmaman bir seyi degistirmiyor" (s. 164)

***
-hem huzur ariyordun, hem de bundan korkuyordun öyle mi?
+korkuyor muydum, belki...huzur duraganlik demek. buna da katlanabilirim ama yanimda beni seven sevdigim bir kadin olursa...o kadini bulamadigim icin huzura eremiyorum. (s.169)

***
"kafamin acilmasi zaman alacak, üc dört yil sürer bu simdi, böyle ara bir durumdayken yapilacak en iyi sey, dolanmak...yolda olmayi da seviyorum, yoldayken icimdeki bütün özlem bir hikâyeye dönüsüveriyor sanki" dedi, "yolda olmanin güzel tarafi da icimin dönecegim bir hayat varmis gibi bir duyguyla dolmasi, bu duygu yasama heyecani uyandiriyor bende" (s. 173)

***
"zaman var, sevenler icin zaman yok olur, cünkü asiklar sevdiklerine vermek icin kalplerini sökmüslerdir, kendi sevgilileri olmayan binlerce erkege ve kadina duyarsiz olmalari bundandir, korkmadan rahatca aglamalari ve umutsuzluga düsmeleri bundandir ve sevilmis olanlar, yasliligin ve ölümün yaklastigini bu kanli saatlerin yavaslamasindan anlarlar, istirap cekenler icin zaman yoktur, son hizla aka aka kendini ortadan kaldirir, cünkü her azap saati yüzyillar süren bir firtinadir, acik cektigim her seferinde"(atesler) (s. 183)

***

"seni üzüyorum, birbirimizi bir süre rahat biraksak iyi olacak" (s. 184)

___________________________________________________________-

yazar, hicbirimize hak vermiyor gibi. aslinda sonunda birbirimize benziyoruz. emin'in "kendimi sen sandim" demesi bu yüzden belki de. sonunda hak verisiyorlar bir sekilde; ama hak vermede yasemin daha umarsizmis gibi görünen, yalniz inatla emin'e uyan. yenilgilerinden yikilip da havalanabilen yasemin, yasi kemale ermis ve niyeyse denemelerden vazgecmis olan emin...

carpik iliskilerinin sonu pek hayir degil ve sonuclara takilan bir kadin olarak aslinda, beni üzdü bu. "suralari senin, buralari benim olsun bu kitabin" dedim kendi icimdeki digeriyle konusurken.

zihnimi acmaktan öte bulandirdi sanki. yasemin, yenilgiyi kabullenip gidecek sonunda. sonra, sonralari, en son. fin.

8 Aralık 2009 Salı

romantizm, realizm ve siyaset ücgeninin alman sairi: heinrich heine

0 benim de söyleyeceklerim var

“...ben bir alman şairi
bütün almanya'da meşhur
en üstün isimler söylenince
içlerinde benimki de bulunur...”

bu dizelerin sahibi romantizm ve realizm akimlari arasindaki gecis döneminde, siyasal siirin öncüsü olan heinrich heine’den baskasina ait degildir...

adini düssel irmagindan alan düsseldorf kentinde hayata gözlerini 13 aralik 1797’de acan sairin kulagina fisildanan ilk isim aslinda “harry” dir. heine, dogdugu sehre herzaman, özellikle de sürgün yillarinda, büyük bir özlem ve sevgi duyar...bu sevgisini sairin su sözlerinden de anlamak mümkün sanirim:

“die stadt düsseldorf ist sehr schön, und wenn man in der ferne an sie denkt und zufällig dort geboren ist, wird einem wunderlich zu mute. ıch bin dort geboren und es ist mir, als müsste ich gleich nach hause gehn. und wenn ich sage nach hause gehn, dann meine ich die bolkerstraße und das haus worin ich geboren bin“

meâli: düsselrodf sehri cok güzeldir. eger uzakta orayi düsünüyorsaniz ve de tesadüfen orda dogmussaniz, bu size cesaretz verir. ben orda dogdum ve bana öyle geliyor ki, sanki simdi eve gitmek zorundayim. ve eve gitmekden kastim, bolkerstraße'ye, icinde dogdugum eve gitmek*

harry, yahudi bir ailenin cocugu olarak dogmustur. yahudligi, üniversite yillarini gecirdigi berlin'de arkadaslari tarafindan alay konusu edilince basi ceken ögrenciyi düelloya davet etmis ve bu sekilde de okuldan uzaklastirilmistir.

ilk basarili siirleri, asik oldugu kuzenine yazdigi siirlerdir. bunlari takma isimlerle cesitli gazetelerde yayimlayan heine, bu arada yahudilikten protestanliga gecmis ve adini da harry'den "heinrich" e cevirmistir. kiliselerle arasi hicbir zaman iyi olmayacaktir; ama artik toplumda bir yahudi olarak anilmaktan da kurtulmustur. yalniz, arkadasina yazdigi bir mektupda bu din degistirme meselesini söyle anlatir:

"acikcasi din degistirmis olmamdan ötürü pismanlik duyuyorum. protestan oldugumdan beri hayatimda hicbir degisiklik yok. hatta kötü sansin yakami birakmadigini bile söyleyebilirim"

heine, zamaninin ileriyi gören aydinlarindandir. 1820'li yillarda islâm kültürü ve endülüs emevi devleti ile ilgili derinlikli arastirmalar yapar. 1823 yilinda yazmis oldugu almansor kitabindaki su satirlar dikkat cekicidir:

"bu sadece bir provaydi. kitaplarin yakildigi yerde, bir gün insanlar da yanar"
-1933 yilinda iktidara gelen hitler önce kitaplari, sonra da insanlari yakmistir-

1824'de sairin en büyük siirlerinden biri olarak anilan "die loreley" in da icinde bulundugu "otuzüc siir" isimli derlemesi yayinlanir. yine bu dönemde heine, almanlarin medar-i iftihari goethe ile harz'da görüsür. heine bu bulusmadan hayal kirikligi ile ayrilir. goethe kendisine cok soguk davranmistir.

1826 yilinda cikardigi "harz gezisi" kitabi toplum tarafindan büyük bir ilgiyle karsilanmis ve bunun üzerine heine bir de "sarkilar kitabi" diyebir siir derlemesi yayinlamistir. bu kitabinda bir yandan romantizmi yüceltirken bir yandan da ironik siirleriyle "suluzirtlak" bir romantizmin önünü kapatmaktadir...

genc bayan denizin kenarinda duruyor
ve icini cekiyor derin derin
günesin batimi
onu böyle hüzünlendiren

üzülmeyin genc bayan!
bu eski bir oyun
suradan batar iste bu aksam
cikar yarin öbür taraftan!

heine'nin basi alman sansürüyle derttedir. paris'e tasinir. bircok devrimcinin dilinden düsürmedigi "silezyali dokumacilarin türküsü" heine'nin siiridir.

almanya'nin bu zihniyetinden kurtulusun olmadigini gören sair, kendini paris'e atar. orada evlenir ve karisi tek kelime almanca bilmemektedir. karisinin kendisini "ünlü bir sair" olarak degil de, kendi insanligindan ötürü sevdigini düsünen heine, görece mutlu bir evlilik gecirir. ölene kadar bu esinden ayrilmaz ve kendisinden 27 yil sonra ölen esi de, yanina gömülür.
esi mathilde'nin sairin siirlerine dair kullandigi su cümle ironiktir "heinrich'in iyi bir sair oldugunu sanmiyorum; cünkü kendisi yaptigi isilerden sürekli memnuniyetsiz dolaniyor"

karl marx'in ögretilerinde de etkilenir heine. 1844'de yayinlanan "Almanya. Bir kis masali" kitabinda bu ögelere yer verir:

yeni bir sarki daha iyi bir sarki
yazmak istiyorum size arkadaslarim!
simdiden dünya üzerinde
cenneti yaratmaliyiz biz

yer yüzünde mutlu olmali her birimiz
sefillik icinde yok olmamaliyiz
tembel koca göbekler indirmemeli mideye
caliskan ellerin ürettiklerini

1848 subatinda, heine felc gecirir ve sekiz yil boyunca yatalak olarak hayatina devam eder. bu kosullar altinda dahi ironiyi elden birakmaz.
vasiyetinde, ne papaz ne haham istedigini belirtir. bir tanriya inaniyordur; ama bu kisisel bir tandiri ve hicbir dine ait degildir.

istedigi sekilde fransa'da gömülür heine.

bizlere de ondan geriye, okunacak birsürü sey kalir.

bizim tekir

0 benim de söyleyeceklerim var

yolunu sasirmis yagmur damlasi
girdi pencereden iceri
ve patisine degdi tekir'in…

tekir
konusur gibi
cevirdi bakislarini sahibine

ne geliyorsa basina sudan geliyordu iste
akvaryumdaki balik degil miydi
suda yüzen
akilcelen
ve „pencereden kac“ diyordu bu yagmur damlasi

kediler suyu sevmezdi ya,
özgürlügün özgül agirligi
suyunkinden fazlaydi…

bizim tekir,
cevirdi yesil bakislarini cama
ve cikti özgürlük yoluna,
sacaklarin altindan gecip
islatmamaya calistigi
basi gibi dik
kuyruguyla…

topaç sadece bir çocukluk anısı mıdır?

0 benim de söyleyeceklerim var

topaçların plastikleri cikti sonra; ama en makbulü tahta olanidir gözümde.

benim bir tane vardi, hatrimda kaldiginca rengi pembeydi. garip bri pembe ve yer yer dökülmüstü. babam onu eskiciden almisti. sali pazari'nin yaninda sahaflar olurdu ve onlar eski seyler de satarlardi. pinokyo kitabinin 200 sayfalik ilk tercümelerinden birini getirdigi gündü. hangisine sevinecegimi bilememistim. altin cocuk kitaplari serisinin pinokyo kitabi...o zaman kitaplarda bir de dis kap varmis. eski kitap bunlar. kitabin asli kirmizi, mavi, gri; düz, kalin bir kapak. disindaysa resmi.

her neyse...topacimin ipi yoktu ve topac nasil döndürülür bilmiyordum. ucunda civiye benzer bir sey vardi. teneke islemisler ucuna. sebebi yere sadece bir yerden degmesi ve de daha uzun dönebilmesi. tabi ki dönebilmesini saglamak icin ilk önce yapmam gereken, onu firlatmayi ögrenebilmekti.

topac firlatmak deyip de gecmeyeceksin. benim cocuklugum, topaca deger verilmeyen bir dönemdeydi. onun yerine tasolar vardi ve evcilik setleri canak cömlekten olusan. el yapmasi olmayan bebekler bir de.
sapanla da gezmezdik...

saniyorum ki babam da, kendi cocuklugunu hatirlattigi icin getirmisti bu topaci bana. ucuna lastik bagladik. don lastigi. babam, don lastigiyle en iyi dönecegini söyledi, tecrübeliydi...
evin icinde sardik sardik döndürdük. benim sardigim ve de firlattigim topac hemen yere düserken onunki firil firil dönüyordu. gözleri attigi topacindaydi. o zamanlar daha otuzlu yaslarinin ilk demindeydi.

nasil topac firlatilir, iyice ögrenmistim artik. cok da seviyorum onla oynamayi. mahallede benden baska kimsenin topaci yoktu ve firlatmayi da bir tek ben biliyordum.
topacimi alip, onlara gösteriyordum. eni konu güzeldi benim eski topacim...

sonra onla oynamaktan sikildim. büyüdüm sanirim. evden ayrildim, oyuncaklarim baskasina verildi.
topacim kaldi ama...
kütüphanenin soldaki cekmecesinde kaldi...
babamla oynadigimiz oyunlarin bir hatirasi...
benim pembe, boyalari dökülmüs, ucunda artik tamamen sünmüs bir lastik bagli cocuklugum.

kıvırcık

0 benim de söyleyeceklerim var

tut-çek-bırak. gördün mü, bozuldu. bozulur tabii. ancak düz saçı çekip bıraktığında bozulmaz. kaybedecek bir şeyi yok çünkü.

"rahat" diyorlar sana...sevdiğin adama sevdiğini söyleyip ne idüğü belirsiz karşılıklar alıyor olmana rağmen umursamaz bir şekilde omuzlarını silkip "ne yapayım. ben bıkana/bıktırılana kadar böyle" dediğin için. kıvırcık saçlı insan yapabilir ancak bunu.
ciddiyim. düz saçlı gamsız insanlar göremezsin. onların evhamları saçlarına bulaşmıştır. bonus kafalarımızla, deniz dalgalarımızla, buklelerimizle bizler "acımadı ki" yapıp köşelerimizde salya sümük ağlayanlarız.

iyi mi? bilmem. kim karar verebilir ki bunun iyi olup olmadığına? kimse.
hayatını saçındaki kıvrımlar gibi yaşıyorsun. güzel ki...

7 Aralık 2009 Pazartesi

acı

0 benim de söyleyeceklerim var


küçükken parmaklarımın bitiminde tırnaklarıma doğru çıkan et parcalarını yerdim hep. deri soyulurdu. kızılca et görünürdü ordan. acayip bir haz alırdım bundan. acıydı o. acırdı canım. sızlardı parmaklarım. sonra sonra bıraktım.

biraz daha büyüdüğümde cengelli iğnenin ucuyla parmaklarıma minik delikler açmaya kalktım. acısı, etlerimi yediğimdeki acı ile eş değer değildi ve vücudum ısındıkca ellerim terliyordu. korku da geliyordu acının yanı sıra. onu da bıraktım.

merkep kadar kız oldum. şimdi acı duyumsamak istediğimde insanlara, cevaplarının canımı sıkacağı şeyleri soruyorum. parmaklarımın sızısını yüreğimde duyumsuyorum. nasır bağlıyorum sanıyorum, oysa ki yaralarımın kabuklarını soyuyorum.

yanisi...demek istediğim...benim gibi psikopatların yemekten çok, kendi tenlerinde ve tinlerinde hissetmeyi sevdiği şey bu acı.

parali asker'in "ask" i

0 benim de söyleyeceklerim var
"...
-ask ciddi bir istir. bu yüzden sana uymaz! sen yasami eglence olarak düsünüyorsun. asksa acidir, sikintidir, kahredici atestir. aslinda öyle olmamasi lâzim; ama öyle oluyor. hatta bazen insanlarin aci cekmek icin asik oldugunu bile düsnüyorum.
+ama mutlu olanlar da var
-ask tutkudur. tutkulari tutku yapan da iclerindeki acilardir!
+urfa biberi de aci; ama tutku degil
-öyle mi saniyorsun? seni dünyadan haberin yok. isotsuz bir yasamdan söz et bakalim urfaliya, ne olacak?"


yücel sarpdere
parali asker, sf. 35-36 (derleme)

kaplumbagalar da ucar (di mi?)

0 benim de söyleyeceklerim var

oyuncularinin cogunun cocuk olmasi ve yine hepsinin oyuncu olmayan cocuklardan olusmasi sasirticidir; ama cok güzel olmustur.
türkiye-irak-iran sinirinda bir kampta yasayan bir dolu kürt cocugunun hayatlarindan bir kesittir anlatilan.
saddam rejiminin yikilmaya yakin zamanidir. kampa gelen kollari olmayan bir cocuk, yine ufak bir kiz cocugu ve bir bebek vardir. halepce'den kacip gelmislerdir.
cocuklar, hayatlarini mayin toplayarak kazanirlar. mayin toplamak...
burda cocuklugumun ne de sansli oldugunu düsünüyorum. acilar cektim ben öyle mi? peh! savas görmemis, savas tehlikesiyle hic burun buruna gelmemis birinin cektigi aci ne ola ki?
neyse dagitmayalim...
cok etkileyici bir film. kolsuz cocugun kehanetleri var mesela...kötü olan gelecek seyleri görebiliyor...görebiliyor derken, tahmin bir nevi.
kiz cocuguysa bebege annelik etmeye zorlaniyor sanki kendi cocuguymus gibi. istemiyor ama. bebegi seviyor; ama yine de istemiyor iste...
sonunda bebegi öldürüyor bir yagmur suyu gölünde...
kendini defalarca bir kayadan atmak, yakmak istiyor gölde...
halepce'de irzina gecmisler cünkü...arap askerleri üstüne cullanmis dokuz yas bedeninin...
sonunda bebegi bir kayaya baglayip attiktan kelli göle, kendini de bir yardan asagi birakiyor...
kolsuz oglan tek basina kaliyor...

filmde, bir de cocuklarin bskanligini yapan, canak anten takmis oglan var. ona saygiyla bakiyor tüm cocuklar. o da kiza hafiften asik oluyor. cocukluk aski...
onun icin her seyi yapmaya razi...
saddam devriliyor, amerikan askerleri geliyor...
bir seyin degismedigini anlatmaya calisiyor film aslinda...degismeyecegini de savas ve tutsaklik oldugu sürece...

filmde en cok hosuma giden de, bu canak anten lakapli cocugun fedaisi konumundaki ufak sevimli velet. nasil bir cocukluktur o yarabbim...sürekli agliyor, üstü basi pislik icinde, gerci herkesin üstü basi pislik icinde..."ama bana dedi ki, bana onu ver dedi...vermem dedim, bana vurdu(burda bir de kendine vuruyor)...dedim neden vuruyorsun? dedi sana ne?" ayni cocuklugumuzda basimizdan gecen bir hikayeyi harfi harfine anlatmamiz gibi...

filmin yönetmeni ayrica türkiye'de adi belki bir nebze daha cok duyulmus olan sarhos atlar zamani'nin da yönetmeni. bu film de kürtce cekilmis...

savas zor is...cocuklar icin hele hele...
savas isteyenlere, kapak olsun!

araba vapuruyla yarisan marti

0 benim de söyleyeceklerim var

bir bayram aksami, istanbul'dan tingir mingir ciktiginiz yolunuza... bayram trafigi, e-5 de ivir zivir satan insanlar derken vardiniz eskihisar'a...

eskihisar cocuklugunuz aslinda...topcular'a vardiginizda babaniz beklerdi sizi, koca gözlükleri ve ay gibi gülümsemesiyle.
henüz memeleriniz cagla bile olmadigindan sıkıca bastirdiginda gögsüne gögsünüzü hicbir aci hissetmezdiniz...kalp atislariydi kulaklarinizda yankilanan...

yolculugun buraya kadarinin haddinden fazla uzun sürmesi münasebetiyle, idrar torbanizdaki sıkısmayı gidereyim dediniz; ama bayanlar tuvaletinin önündeki kuyruk, buz gibi esen yelle birlesince attiniz iceriye kendinizi...
iceride yeni moda olmus bardakta misir, ki siz cok seversiniz bunu...
bir bardak doldurduk mu, tamamdir...

"vapurdan bir sey alinmaz!" derdi anneniz. hem pahalidir vapur, hem de...ikinci "hem" nedir bilinmez..pahalidir iste...
cebinizde paranizin oldugunu bildiginiz halde, sanki yasak elma yiyormuscasina sarilirsiniz sicacik misiriniza bardakta...icine üc damla nar eksisi...oh...
yüzünüzü kapiya cevirirsiniz sonra...dogru disariya...

yara yara marmara denizi'ni, gecmektesinizdir öbür kiyiya. aksam olmustur, sehirlerin isiklari yanmistir. surasi hereke...bak burada yalova...
derken, hareketli bir seye carpar en iyi gören gözünüze...kanatlarini bir cirpan, bir rüzgâra birakan kendini...
beyaz, bembeyaz degil ama...bir marti! kanatlarinin uclari siyah...
boynunu cevirir de bakar size...sonra yine önüne...
inatla, vapur gittigince o da gider...kanatlarini bir cirpar, bir nazli nazli birakir rüzgâra kendini...
kanatlarini cirpar...
o kanatlarini cirpar, siz hüzünlenirsiniz...
gece, kapkaranlik...
gece, örtmez üstünü martinin beyazinin...
gecenin icinde sizin adiniz...
marti, inatla ucar karsi kiyiya, vapurla yarisircasina.
yüzsüz degildir. atmak istediginiz simitlerin, misirlarin pesinden kosacak degildir.

simdi o, rüzgâr ile arkadas olmus, koca bir demir yiginiyla yarismaktadir denizi yara yara gecen...

onun kanatlari, sizin anilariniz...

hurma nezdinde bir baba kiz hikâyesi

0 benim de söyleyeceklerim var

ben güzel cocuktum agalar beyler, cidden güzel cocuktum...agladigim sadece düsüslerimde kalirdi, mizikcilik yapmazdim oyun oynarken, belki de oyunlari iyi bildigimden kelli...kavgalara karismazdim, karisirsam dövülenin dayak yemesini engellemek icin diller dökerdim...arada isgüzarlik yapardim, aciktim mi milletin tostuna göz dikerdim; o olmazsa borc alirdim vermezdim...

ben güzel cocuktum velhasil, her yil mavi önlük degistirirdim, boyum uzardi sürekli. ferit'i seksekte yendigim gün klos önlük etegimi altimdaki taytimdan da güc alarak döndürü döndürüvermistim...o sinirlenmisti de, bana ders boyunca "kaplumbaga burunlu" demis durmustu hatta...

ben güzel cocuktum, babam eve gelmeyislerinin arasinda kolumdan tutar gezdirirdi beni...cok severdim onu, cocukken daha bir baska daha degisik severdim. bana kitaplar getirirdi hepsi eski kokan...o kitaplarin hepsini saklamami söyledi. sakladim ben kitaplari, sözünü tuttum...hepsini tutamadim ona verdigim sözlerin, hâlâ da tutamamisligim vardir...ama kizmiyor bana o, biliyorum...
benim güzel cocuklugumda bu babanin ve bu babayla özdeslesmis hurmanin yeri ayridir...
yillardan hangi yil, aylardan hangi ay bilemedim...ki yili bilsem, ayi da bulurduk orasi kolay...ramazan ayi'nin ilk günü. eminönü'ndeyiz baba kiz kol kola...babamin yanimda oldugunu bildigimde, sanki dünyanin neresinde olursam olayim hep birden fazlayim, ikimizin toplami ikiden fazlasini veriyor belli...
mavi musambayla örtülü seyyar satici tezgahlarina yanasiyoruz, ikimizin gözlerinin ici de isil isil...hurmayi seviyoruz biz, hem de ne kadar cok seviyoruz. zeytin gibi mesela...portakal gibi, o da olmadiysa...hurma gibi seviyoruz ki biz babamla onu!

birbirimizin gözlerinin icine bakip, o pariltilardan destek alip besyüz gram mi yoksa bir kilo mu onun tartismasini yapiyoruz, bir kilo da kara kiliyoruz...üzerinde fiyati yazan kese kagidini alip, denize nazir bir banka atiyoruz kendimizi...bir yandan gülüyoruz biz yandan hurmalarimizi yiyoruz, cekirdek citler gibi...
sonra yine el ele evimize geliyoruz baba kiz...

ve ben, o gün bugündür ne vakit hurma yesem, o kücücük güzel kiz olurum...babasinin elinden tutmus, eminönü'nde hurma yiyen...
bilirim ki, hâlâ ayni pirilti olur gözlerimizde, ellerimizi hurma tabaginda yanlislikla dolanirken, bakislarimiz birbirine degdiginde...

ask in "corba" hâli

0 benim de söyleyeceklerim var

[hımm...ask...tisisi, adeta evet]

durmak, düsünmek
kosmak, tutulmak
agri, sanci

-es-

uyumak, düslemek
uyanmak, özlemek

-es-

konusmak, konusmak
susmak, dinlemek-duymamak
(ip-le-mez gi-bi dav-ran-mak)
bozusmak
yemek
icmek
sevismek(kelimelerle)
.
.
.
ooo...oley!
öpmek, koklamak, karismak(sulara)
bakismak,
..........oksamak,
..................uykuya dalmak(birlikte)

-es-

bir dem!
 

biracayibkadın Design by Insight © 2009